Cümle Fener Burada

Serkan Soyalan

“Cümle Fener Burada: Hane, Mahalle, Saray ve Şehir” sergisini İstanbul’da ANAMED’de ziyaret ettim.

Serginin kapısından içeri girdiğimde aslında bir zaman yolculuğuna çıkıp, onlarca yıl önceye, Fener’e girdiğimi düşünüyordum.

Haliç’in kıyısında, kiliselerinde, konaklarında ve sokaklarında geçmişin seslerini taşıyan Fener’e...

Zaman yolculuğum beni Osmanlı sarayına, Patrikhane’ye, ardından Tuna’ya, Eflak ve Boğdan’a götürdü.

***

“Cümle Fener Burada”, yalnızca Fenerli Rumların yaşadığı bir mahallenin hikâyesini anlatmıyor. Bir mahallenin nasıl bir imparatorluğun diplomasi koridorlarına, saraylarına, ticaret yollarına ve Balkan coğrafyasına bağlandığını anlatıyor.

Üstelik bunu; evlerle, insanlarla, haritalarla, maketlerle, gravürlerle, kitaplarla, belgelerle ve mekânlarla anlatıyor.

***

Serginin çıkış noktalarından biri 1719 yılında Bükreş’te yaşayan bir âlimin Patrik olan dostuna yazdığı mektuptaki o çarpıcı cümle:

“Cümle Fener burada; artık İstanbul’u hatırlamıyorum.”

Ne güzel bir cümle...

Ne kadar kısa, ama ne kadar büyük bir tarih taşıyor içinde.

Çünkü burada “Fener” artık yalnızca İstanbul’daki bir semtin adı değildir.

Bir insan topluluğudur.

Bir hafızadır...

Bir ilişki ağıdır...

Bir kültürdür...

Bir iktidar çevresidir...

Ve belki de en önemlisi, İstanbul ile Balkanlar arasında kurulmuş görünmez bir köprüdür.

***

Fenerliler olarak anılan Rum Ortodoks seçkinler, Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle 17. ve 18. yüzyıllarında devlet mekanizmasının önemli noktalarında görünür hale geldiler.

Tercümanlık, yalnızca kelimeleri bir dilden başka bir dile aktarmak değildi.

Diplomasi demekti.

Devletler arasındaki yazışmalar demekti. Avrupa'daki gelişmeleri takip etmek demekti.

1661’de Divan-ı Hümayun tercümanlığı makamının kurulmasının ardından yaklaşık 150 yıl boyunca bu görevin Fenerli ailelerin elinde bulunması tesadüf değildi.

Tercüman, yalnızca tercüman değildi. Bir anlamda devletin dış dünyaya açılan kapısıydı.

***

Sonra Eflak ve Boğdan geliyor. Bugünkü Romanya coğrafyasının tarihsel iki önemli prensliği...

Osmanlı dünyasının Tuna’ya açılan kapıları...

Fener ile Eflak-Boğdan arasındaki ilişkinin tarihini anlamak için 1711 yılı önemli bir dönemeç.

Prut Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti’nin bölgedeki yönetim anlayışı değişti. Yerli boyarların yerine Fenerli Rum ailelerden gelen isimler “voyvoda” olarak atanmaya başladı.

1711’den itibaren Boğdan’da, 1716’dan itibaren ise Eflak’ta Fenerli voyvodaların dönemi belirginleşti.

Araştırmalar, 1711-1821 arasındaki dönemde Fenerli voyvodaların yalnızca yönetici olmadığını; Osmanlı’nın komşu devletlerle ilişkilerinde yazışmalar, diplomatik temaslar ve istihbarat bakımından da önemli görevler üstlendiklerini gösteriyor.

***

Sergide beni en çok etkileyen şeylerden biri de bu hareketlilik duygusu oldu.

Bir Fenerli seçkinin hayatını düşünün...

İstanbul’da bir konak.

Haliç’in kıyısında bir mahalle.

Patrikhane...

Saray...

Divan...

Bâb-ı Âli...

Sonra bir gün devletin kararıyla başlayan büyük bir yolculuk.

Fener’den çıkıyorsunuz.

Eflak’a doğru gidiyorsunuz.

Boğdan’a gidiyorsanız Yaş’a uzanan daha uzun bir yol sizi bekliyor.

Bu yol yalnızca bir devlet görevlisinin yolculuğu değil.

Yanınızda yüzlerce insan var.

Hizmetliler, askerler, din görevlileri, aile üyeleri, görevliler, tüccarlar...

Sergide aktarıldığı üzere bu maiyetin kimi zaman 1.500 kişiye kadar ulaşabildiği belirtiliyor.

Düşünün...

İstanbul’dan çıkan küçük bir şehir, Tuna kıyılarına doğru ilerliyor adeta.

Ve o şehir nereye gidiyorsa kendi kültürünü, dilini, alışkanlıklarını, müziğini, mimari zevkini ve siyasi ilişkilerini de beraberinde taşıyor.

İşte “Cümle Fener Burada” sergisinin bana göre en güçlü taraflarından biri burada ortaya çıkıyor:

***

Fenerlilerin Eflak ve Boğdan’daki hikâyesi ise yalnızca yöneticilikten ibaret değil.

Onlar orada yaşadılar.

Saraylar kurdular.

Kiliseleri ve manastırları desteklediler.

Tüccarlarla, yerel boyarlarla, din görevlileriyle ve farklı topluluklarla ilişki kurdular.

Bükreş’in gelişen kent dokusunun içerisinde izler bıraktılar.

***

Bugün Bükreş’e baktığımızda, 18. yüzyılda oluşan bazı kültürel ve mimari katmanların ardında bu hareketliliğin izlerini görmek mümkün.

Bu nedenle Fenerlileri yalnızca “İstanbul’dan gönderilmiş yöneticiler” olarak görmek eksik kalıyor.

Onlar aynı zamanda bir kültürel dolaşımın aktörleriydiler.

İstanbul ile Balkanlar arasında gidip gelen bir kültürün taşıyıcılarıydılar.

Osmanlıca, Rumca ve Romence'nin aynı tarihsel sahnede buluştuğu; Doğu ile Batı’nın fikirlerinin, zevklerinin ve yaşam biçimlerinin birbirine temas ettiği bir dünyanın insanlarıydılar.

ANAMED’in araştırma ekibinin de özellikle üzerinde durduğu gibi, Fenerlilerin maddi kültürü bugün Türkiye, Yunanistan ve Romanya’nın ortak ama parçalı tarihinin önemli parçalarından birini oluşturuyor.

***

Fenerli olmak, her zaman güç sahibi olmak anlamına gelmiyordu.

Voyvodalık büyük bir yükselişti.

Ama aynı zamanda büyük bir riskti.

Bir Fenerli voyvoda İstanbul’dan törenlerle gönderilebiliyor; saraylarda ağırlanabiliyor, görkemli merasimlerle göreve başlayabiliyordu.

Fakat birkaç yıl sonra aynı insan İstanbul’a geri çağrılabiliyor, servetine el konulabiliyor, sürgüne gönderilebiliyor, hapsedilebiliyor, hatta hayatını kaybedebiliyordu.

İktidarın ihtişamı ile iktidarın kırılganlığı arasındaki mesafe bazen birkaç adımlıktı.

Bu nedenle Fenerlilerin hikâyesinde yalnızca aristokrasi yok.

Korku da var.

Sürgün de var.

Mülksüzleşme de var.

Sarayın kapılarından girenlerin aynı kapılardan her zaman başı dik çıkamadığını gösteren ağır bir tarih de var.

Ve sonra 1821...

Yunan bağımsızlık hareketlerinin başladığı dönem.

Eflak ve Boğdan’daki ayaklanmalar...

Osmanlı yönetiminin Fenerlilere yönelik kuşkularının artması...

Misillemeler...

İdamlar...

Sürgünler...

Bir dönemin kapanışı...