CSI (Olay Yeri İnceleme) Kıbrıs: Toplu mezarların hikayeleri… (15) (b)

Sevgül Uludağ

***  Koççinodrimitya’daki toplu mezarla ilgili izlenimlerimiz…

Benim için en dikkat çekici iki toplu mezardan söz etmiştim – birisi Hamit Mandrez, diğeri ise Koççinodrimitya’daki toplu mezarlardı bunlar… Bunları “dikkat çekici” yapan, çok çarpıcı biçimde, dönemin Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum yetkililerinin/asker veya polisin, bu mezarların yaratılmasında oynadığı önemli roldü…

Hem Hamit Mandrez’de, hem de Koççinodrimitya’da yaratılan toplu mezarlar, 1963-64 tarihini taşıyorlardı. Hamit Mandrez’de yaşananları bir önceki yazımda özetle aktarmaya çalıştım. Bugün de dün yazdıklarıma devamla Koççinodrimitya üstünde durmak istiyorum...

KAZILAR DEVAM EDERKEN YAZDIKLARIMIZ...

Nisan 2013’te kazılar devam ederken Koççinodrimitya’daki sıra kuyular bölgesini 12 Nisan 2013’te ziyaret etmiştik ve bu ziyarette bize Kayıplar Komitesi’nin rahmetlik yetkilisi Ksenofon Kallis eşlik etmişti... Bu kazıyla ilgili olarak 15 Nisan 2013’te bu sayfalarda şöyle yazmıştık:

“...Koççinodrimitya’daki kazılara bakmaya gidiyoruz – Koççinodrimitya’da işlenmiş olan cinayetler ve “kayıp” edilmiş olan Kıbrıslıtürkler’in nereye gömülmüş olabileceği hakkında epeyi araştırma yapmıştım… Bir Kıbrıslırum okurum beni Koççinodrimitya’nın hemen dışındaki bir alana getirerek bana “laumi” denen sıra kuyulara 1963-64 “kaybı” bazı Kıbrıslıtürkler’in gömülmüş olduğunu söylemiş ve bu sıra kuyuları göstermişti bana. Hatta bana bunların bir de haritasını vermişti, ben de bu bilgileri gönüllü olarak Kayıplar Komitesi yetkilileriyle paylaşmıştım… Sanırım bu sıra kuyuları gördüğüm yıl 2008 yılıydı…

Koççinodrimitya’nın hemen dışındaki bu geniş arazilerde 30’dan fazla kuyu var fakat bu kuyular o kadar derin değil… Bu sıra kuyular herhalde Venedikliler ve Osmanlılar tarafından büyük bir kuyudan ya da bir kaynaktan köye su taşımak üzere yaptırılmışlar… 1963 yılında bu bölgenin havadan çekilmiş olan bir fotoğrafında, en az üç sıra kuyu görülebiliyor.  Kuyuların derinliği en fazla beş metre – kimileri üç ya da dört metre – tünellerle birbirine bağlanmışlar – geçmişte bu sıra kuyular vasıtasıyla su taşınıyormuş bir yerden bir yere…

Buraya bir şiro getirilerek  tarihi kültürel mirasımızın parçası olan bu sıra kuyular yok edilmek yerine, Kayıplar Komitesi çok yerinde bir karar alarak kuyuları temizleyip boşaltmak üzere uzman bir kuyucu tutmuş. Kuyucu, kuyunun içine giriyor, kazıyor, çıkardığı toprağı bir kovayla yukarıya yolluyor… Yardımcısı kovayı yukarıya çekiyor ve arkeologlar da bu topraklarda “kayıplar”dan herhangi bir kalıntı olup olmadığını kontrol ediyorlar… Biz gittiğimizde Kayıplar Komitesi arkeologları Angeliki ve Hasan Doğan görev başındaydı…

Kuyucu kuyudan çıktığında konuşmaya başlıyoruz. Denyalı’ymış ve biraz Türkçe konuşabiliyor. Libya’da çalıştığını ve Türkçe’yi de orada bulunan Türk işçilerden öğrendiğini anlatıyor. Bay Kullis, kuyular konusunda tam bir uzman… Başından geçen bir anekdotu aktarıyor bana: Bundan 30 yıl önce bir yaşında bir çocuk, Deftera yöresinde bir kuyuya düşmüş. Kuyunun ağzı bir ayak kadarmış… Çocuğu kurtarmak üzere onu çağırmışlar – o da ikinci bir kuyudan tünel kazarak çocuğa ulaşmış ve bir yaşındaki bu erkek çocuğunu sağ salim ailesine teslim etmiş. Bu yüzden ona bir madalya vermişler, kuyuya düşen bir çocuğun hayatını kurtardığı için…

Bu kahraman kuyucu şimdi de Koççinodrimitya’da öldürülüp “kayıp” edilmiş bazı Kıbrıslıtürkler’den geride kalanları arıyor sıra kuyularda… Dikkatli ve sistematik çalışıyor, bize dostça davranıyor ve yaptığı işi büyük bir rahatlıkla yapıyor – bu da onun bir kuyucu olarak uzman olduğunu, tam olarak ne yaptığını bildiğini gösteriyor… Bu açık alanda bulunan 30’dan fazla kuyunun her birini kazacak, bu sıra kuyulardan acaba hangisine bazı Kıbrıslıtürk “kayıplar”ın gömülmüş olduğunu bulmaya çalışacak…

Yapmış olduğum araştırmalarda, buraya kimlerin öldürülüp gömülmüş olabileceği hakkında bir fikrim var – bazı “kayıp” Kıbrıslıtürk polisler, Lefke’den portokal taşıyan bazı siviller gömülmüş olabilir buraya – Koççinodrimitya’dan bazı okurlarımın bana anlattığına göre portokal taşıdıkları kamyonlara el konulmuş ve bizzat katillerin kendileri bu kamyonları modifiye ederek kullanmaya devam etmişler. Hatta köyde bazı çok eski kamyonlar da gördüm, okurlarım bana bunların 1963’te “kayıp” edilen bazı Kıbrıslıtürkler’e ait olduklarını anlattılar.

Bu köyde bulunan bir “tim” 1963’te Ayvasıl (Türkeli) köyündeki bazı Kıbrıslıtürkler’i öldürmüşlerdi, hatta daha sonra Aya Marina (Gürpınar) köyüne de giderek buradaki Kıbrıslıtürkler’i de öldürmek istemişlerdi… Ancak köyün Maronit papazı onların önüne geçmiş, onları durdurmuştu. Papaz Andreas Frangu, Aya Marina’daki Kıbrıslıtürkler’in hayatını kurtarmıştı fakat Koççinodrimitya’da kimsecikler Kıbrıslıtürkler’in öldürülmesini engelleyememişti… Koççinodrimityalı bu “tim”, “Kıbrıs’ı Kıbrıslıtürkler’den temizlemek” istiyorlardı. O günlerde Aya Marina papazı Andreas Frangu, “Gözlerinizi kuzeye çevirin ve Türkiye’ye bakın” demişti… “Orada 40 milyon Türk yaşıyor! Eğer siz Kıbrıs’ta Kıbrıslıtürkler’i öldürürseniz,  o zaman Türkiye’den Türkler’in buraya gelmelerinin yolunu açacaksınız, buraya gelip bunun intikamını alacaklar! Biz bu kyde bir aile gibiyiz, Maronitler’le Kıbrıslıtürkler arasında pek çok karma evlilik da vardır… Eğer onları öldüreceksanız, önce beni öldürmeniz gerekecek!”

Papaz böyle demiş Koççinodrimityalı “tim”e…

Ancak Papaz Andreas Frangu kadar akıllı ve cesur insanlar bulmak o günün Kıbrıs’ında pek de olağan bir şey değilmiş – böylece kötülükler birbirini takip etmiş ve şimdi ilk çatışmaların başlamış olduğu günden neredeyse elli yıl sonra kuyuları araştırarak “kayıp” Kıbrıslıtürkler’in ve Kıbrıslırumlar’ın nereye gömülmüş olabileceğini bulmaya çalışıyoruz… Ve Kıbrıs ikiye bölünmüş ve nasıl ve neden böyle olduğunu öğrenmemiz için hala bir fırın ekmek gerekiyor…

Eğer bugün Aya Marina (Gürpınar) köyündeki Profiti İlias Manastırı Papazı Andreas Frangu hayatta olmuş olsaydı, Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar’ın hala daha durumu kavrayamamış olmasına gülerdi herhalde! Bu akıllı ve cesur Maronit şimdi hayatta değil – bundan 50 yıl önce sağduyulu insanların sesi, hiçbir mantıklı açıklamaya tahammül edemeyen çeteler tarafından her iki tarafta da susturulmuş, sindirilmiş… Bizler bu çatışmada hiçbir rolümüz olmadığı halde, bugün onların yarattığı bu pisliği temizlemeye çalışıyoruz…

Koççinodrimitya’nın sessiz ovalarında hiçbir suçu olmayan masum Kıbrıslıtürkler’le masum Kıbrıslırumlar’ın infazını düşünüyorum – aradan 40 yıl, 50 yıl geçti ve hala öldürülmüş olan bu masum insanların akrabalarının acısını dindirmeye çalışıyoruz… Kıbrıs’ta öylesine insanlık dışı bir atmosfer yaratılmış ki, bu atmosferin temizlenebilmesi  ve toplumlarımızın bu gerçeklerle yüzleşebilmesi için  aradan daha çok uzun yıllar geçmesi gerekecek…”

Hasan Nural Cevdet, Özer Ekrem Emin, Şevket Cemal, Ahmet Osman Recep ve Hüseyin Osman Arap’ın kalıntıları bir kuyuda, Rifat Salih ve Ertan Ali’nin kalıntıları ise bir diğer kuyuda bulunduktan sonra, DNA testleriyle kimliklendirme yapılarak 2015 ve 2017-2018 yıllarında defnedilmek üzere ailelerine küçük tabutlar içerisinde Kayıplar Komitesi tarafından iade edilmişlerdi… Biz de bu cenaze törenlerinin bazılarına katılarak Koççinodrimitya’da öldürülmüş olan bu Kıbrıslıtürkler’in yakınlarının acısını paylaşmıştık... Bu konuda çok değerli arkadaşım, “kayıp” yakını Maria Yeorgiadu’ya da, Koççinodrimityalı Kıbrıslırum arkadaşımıza da çok büyük bir teşekkür borçluyuz... Onların sayesinde bu toplu mezarlar açığa çıktı ve kazılarak bulunan “kayıplar”dan geriye kalanlar, defnedilmek üzere sevdiklerine iade edildi. En azından birer mezara kavuştu onları sevip yıllarca bekleyenler...

BİR POLİS KARAKOLU DÜŞÜNÜN...

Koççinodrimitya’ya ilişkin işaret etmek istediğim şey, yetkililerin sorumluluğudur... Bir polis karakolu düşünün ki yurttaşları koruması gereken, ilk başvurulan yerlerden biri olması gereken bir yer... Oysa bir ölüm kapanına dönüşmüş bir yer... Bizzat o karakolda görev yapmakta olan 25 yaşındaki Hasan Nural Cevdet bu karakoldan alınıp öldürülüyor, “kayıp” ediliyor. Peristerona’daki polis karakolundan alınan iki polis de buraya getirilip Koççinodrimitya polis karakolunda tutuluyor, sonra onlar da Hasan Nural Cevdet’le birlikte öldürülüyor... Yurttaşları koruması gereken polisin karakolundan insanlar alınıp öldürülüyor. Bu konuda Kıbrıslırum yetkililerin sorumluluğu açık ve nettir ve bu konuda ister polis, ister askeri yetkili, ister sivil yetkili olsun, hiç kimse de “Ben bilmezdim, ben görmedim, ben karışmadım” diyemez. Çünkü bizzat resmi olarak bu karakolda görev yapmış olan 25 yaşındaki polis Hasan Nural Cevdet, ortadan “kayıp” edilmiş, arabasını da bir EOKA-B’ci senelerce kullanmaya devam etmiştir Kıbrıslırum okurlarımızın anlattığına göre...

Bir önceki, Hamit Mandrez’le ilgili yazımda da belirttiğim gibi bu konularda kafamız açık ve net olmalıdır ki bu tür savaş suçlarının bir kez daha işlenmesini önlemek üzere birlikte çalışabilelim...


Koççinodrimitya'da 2009'da gösterdiğimiz sıra kuyularda 2013'te kazılar başlatılmıştı...