ÇÖZÜME DOĞRU…

Sinan Dirlik

Türkiye “büyük çözüme” adım adım yaklaşırken aklı ve vicdanı körelmemiş herkes sorumlu bir duruş sergilemeye çalışıyor. Erdoğan’ın geçen yıla damgasını vuran o nobran milliyetçi söylemi yerini çözüme kararlı bir liderlik söylemine bıraktıkça umutlar da artıyor. Ancak Erdoğan’ı ve AKP’sini tanıyanlar, her konuda olduğu gibi Kürt sorununun çözümü iradesini de tek başına onun ellerine bırakamayacaklarını da biliyorlar. 2002’den beri bizim tek meselemiz bu olmadı mı zaten? Her konuda sözü, inisiyatifi Erdoğan’ın ve AKP’sinin ellerine teslim etmek! Ondan sonra da başımıza gelenler nedeniyle yine Erdoğan ve AKP’sini eleştirmek…

“Açılım” konusunun gündeme geldiği dönemi hatırlayın. AKP bir manifesto ile ortaya çıktı ve “Kürt sorununu” çözeceğiz dedi. Muhalefet ne yaptı? Dudak büküp “hele bir içini görelim” diye başlayan tuhaflıklar manzumesini tekrarlamaya başladı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, bu denli güçlü bir iktidar Kürt sorununun çözümünü kamuoyunun önüne koyduğunda, muhalefet hızla bu sürecin içini doldurma ve hızlandırma telaşına düşeceği yerde, neredeyse AKP’yi bu girişimden vaz geçirmeye çalıştı.

Şimdi çözüme hiç olmadığı kadar yakın olduğumuz bu günlerde, çözümün kaderini Erdoğan ve AKP’nin ellerine bırakmamamız,  tüm toplum olarak cesur olmamız ve sorumluluk almamız gerekiyor.

Eğer “iyi saatte olsunlar” tekinsiz ellerini işin içine sokmazlarsa Türkiye’nin 30 yılı aşkın bitmek bilmeyen kara kışı, bu kez gerçekten bahara evrilecek. Türk’üyle, Kürd’üyle toplum nefesini tutmuş biçimde Türk ve Kürt liderliği arasındaki hayli kırılgan çözüm sürecini izliyor.

Süreç kırılgan. Toplum, daha önceki deneyimlerden yanlış bir sözün, yanlış bir adımın bir anda her şeyi mahvedebileceğinin farkında…

Türkler ve Kürtler arasında beyaz bir sayfa açabilmek ve gelecekte demokratik bir Türkiye perspektifiyle birlikte yürümeleri için koşulları oluşturmak kolay değil. “Yanlışlıklar Cumhuriyeti” o denli büyük hatalara, o denli büyük suçlara imza attı ki, şimdi her şeyi sıfırlamak, Türk ve Kürt halkları arasındaki güveni yeniden tesis etmek ve yola birlikte devam edebilmek için büyük çaba sarf etmek gerekecek.

İnsan tanrıyı kendisi yarattı ve sonra ona kulluk etti derler ya, o hesap… 1923’ten itibaren başkalarının hakkını gasp ede ede kurumlaştırdığımız Türkiye Cumhuriyeti, taşlaşmış resmi ideolojisiyle 2013’te akli melekelerimize hükmediyor hâlâ… Kuşaklar boyu kafamıza çakılan “mutlak Türklük”, “mutlak Türk egemenliği” ideolojisinden soyunabilmek, bu güzel ülkeyi paylaşmak yerine birer birer haklarının gasp edilmesine seyirci kaldığımızın ayırdına varmak ve Kürt’lerden başlayarak Anadolu’nun kadim halklarıyla kucaklaşmak, artık biz Türklerin baş etmesi gereken bir sorun.

Deniz bitti çünkü… Tarih boyunca 16 Türk Devleti kurmuş olmakla övünen ve fakat bunun aynı zamanda 16 devleti batırmış olmak anlamına geldiğinin üzerinde pek de düşünmeyen bizler, “ilelebet payidar kalacağına” inandığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni sürdürülebilir bir Cumhuriyete dönüştürme becerisini gösterip gösteremeyeceğimize karar vermek zorundayız artık…

Demokratikleştiremediğimiz Cumhuriyeti sürdüremeyeceğiz… Aklımızdan çıkartmamamız gereken tek gerçek bu…