“Cennet Erkeklerin Ayaklarının Altındadır”

Niyazi Kızılyürek


Aslında bir Erkek Sorunu vardır…

Her 8 Mart’ta kadın haklarını hatırlar, bolca “Kadın Sorunu” konuşuruz. Oysa karşı karşıya olduğumuz olgu “Kadın Sorunu” değil, erkeklerin kurduğu tahakkümdür. Daha somut bir deyişle, eril tahakkümüdür. Fakat bu pek sorgulanmaz. Çünkü rızaya dayalı bütün hegemonik düzenler, yaşadığımız sistemleri ve ilişki biçimlerini “en doğal durum” olarak sunarlar. Sistemin değerleri o kadar içselleştirilir ki, her türlü sorgulamadan uzak tutulurlar. Hegemonik erkeklik de diğer toplumsal hegemonya biçimleri gibi insanları belli rollere sabitlerken, bunu cinsiyet farkının “doğal” bir sonucu olarak sunar ve olağanlaştırır. Diğer hegemonik düzenler gibi, hegemonik erkeklik de esneklik gösterebilir. Koşullara ve ilişkilerin bağlamına göre değişebilir. Fakat bu değişim süreci içinde değişmeyen bir şey vardır: hegemonik erkekliğin diğer erkekler, kadınlar ve farklı gruplar üstünde kurduğu hegemonya… Bu, ya hiç değişmez, ya da çok yavaş değişir. “Kadınlık” ve “erkeklik” rollerinin tarihin en eski adaletsizliği olduğu ve iktidar eliyle kurgulandığı sorgulanmaz. Pierre Bourdieu’nün dediği gibi, eril tahakküm olağandışı ilişkileri “olağanüstü bir şekilde olağanlaştırır.” Virginia Wolf buna “tahakkümün hipnotize eden gücü” der. İşte hegemonik erkeklik tam da sözünü ettiğimiz tahakkümün hipnotize edici gücünden beslenir ve sorgulanmadığı veya başkaldırı ile karşı karşıya gelmediği sürece bunu “doğal bir durum” olarak sunar ve sürdürür.
Hegemonik erkekliğin değerleri yönlendiricidir. Erkeklerin çoğu için bir “çekim merkezidir.” Biyolojik değil, toplumsal cinsiyet olarak erkekliğin kuruluş veya özneleşme aşamasında bu değerler içselleştirilir ve ortaya eril tahakkümün ideal erkeği çıkar. Güçlü ve merttir. Her zaman seks yapmaya hazırdır. Sözlü ya da sembolik olarak cinsel güç sergiler. Heteroseksüeldir. Sadece kadınlarla düşer kalkar. Başka erkekleri cinsel nesne olarak görmez. Standart erkektir. Diğer erkekler kendilerini onunla kıyaslarlar. Duygu ifadesinde ketumdur. Öfke ifade etmeye ve sulu şakalar yapmaya yatkındırlar fakat korku ve merhamet gibi duyguları ifade etmez. Bunalar “kadınca” duygulardır. Bunun en açık ifadesi “erkekler ağlamaz” deyişinde görülür. Şiddete yatkındır. En azından belli ortamlarda, yani “yeri geldiğinde” şiddete başvurmayı doğal, hatta şart sayar. Bu sembolik şiddet olabileceği gibi, doğrudan fiziki şiddet de olabilir. Toplumsal cinsiyet rollerine bağlıdır. Yerleşik ve kökleşmiş erkeklik ve kadınlık rollerini benimser. Eril tahakkümün tahayyül dünyasına girmeyen erkekler karşısında korku, iğrenme ve nefret duygusuna kapılır. Bunun en tipik örneği homofobiden kaynaklanan öfke ve tepkilerdir. Her türlü şiddete karşı çıkan, geleneksel erkeklik rollerini reddeden erkeklere karşı sözlü ve fiziki saldırıya geçer. Örneğin, eşcinseller ve savaş karşıtı erkekler erkekliğe ihanet eden “hainler” olarak görülür. Diğer hegemonik erkeklerden korkar. En büyük korkularından biri, başka erkekler tarafından yeterince “erkek” olarak görülmemek ve domine edilmektir. Aşağılanma korkusu ve statü-mücadelesinde yenilme korkusu içinde yaşar. Kadınlarda seks aramayı hak olarak görür. Hiç bir  derinliği olmayan sulu bir duygusallıkla bir kadına seks için sokulmayı hak sayar. Hiyerarşinin en tepesinde olmak ister. Bunu hak ettiğini düşünür.
Yukarıda anlattıklarımızı göz önünde bulundurarak etrafımıza ve kendimize bakarsak, erkeklerin toplumsal cinsiyet düzeninin “efendileri” olduğunu, ya da “efendi” olmak için çırpındığını göreceğiz. Evet, tarihin en eski adaletsizliğinin yarattığı imtiyazların sahibiyiz ve “cennet” her gün yaşadığımız yeryüzüdür. Hiç değilse, 8 Martları vesile sayıp “kadınları” konuşmak yerine kendimize dönüp baksak daha iyi olmaz mı?