Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin dün Meclis’te erken seçim çağrısını yinelemesi ve buna ilişkin öneri sunması, sıradan bir siyasal takvim tartışması değildir. Bu çağrı, ülkenin içine sürüklendiği yönetim krizine, kurumsal çöküşe ve demokratik meşruiyet kaybına verilmiş zorunlu bir yanıttır.
Çünkü bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşadığımız şey yalnızca kötü yönetim değildir. Karşımızda, Meclis’i devre dışı bırakarak yasa gücünde kararnamelerle (YGK) ülke yönetmeye çalışan, parlamenter demokrasiyi bir formaliteye indirgeyen bir anlayış vardır.
Hükümet, halktan yetki almak yerine, YGK’ler aracılığıyla fiili bir “kararname rejimi” kurabileceğini sandı. Denetimsiz, tartışmasız, katılımsız biçimde ülkenin kaderine dair düzenlemeler yapmayı normalleştirdi. Oysa bu yöntem, yalnızca siyasi etik sorunu değildir, doğrudan hukuk devleti ilkesinin ihlalidir.
Nitekim yargı, bu keyfiliğe dur dedi. Geçtiğimiz hafta Mahkemenin verdiği ara emri, YGK ile yapılan düzenlemenin hukuka aykırılığını, ilk etapta, açık biçimde ortaya koydu.
***
Demokrasi yalnızca seçimden seçime hatırlanan bir prosedür değildir. Demokrasi: Meclis’in işlediği, yasaların tartışıldığı, muhalefetin yaptığı denetimin netice aldığı, yurttaşın sözünün kurumsal karşılık bulduğu bir düzendir. Bugün bu düzen hükümet tarafından keyfi şekilde, fiilen askıya alınmıştır.
Bugün bu kriz en çıplak haliyle sokağa yansıyor. Tarımsal üretimde artan girdi maliyetleri üreticiyi adeta nefessiz bırakmış durumda. Hayvancılıkta ise bu tabloya bir de hükümetin politikasızlığı eklenmiş durumda. Kurak geçen yılın ardından ithal arpa tedariğinde yaşanan aksaklıklar ve kaba yem fiyatlarındaki fahiş artış, birçok üreticiyi üretimden kopma noktasına getirdi. Küçük esnaf elektrik ve kira yükü altında ayakta kalmaya çalışıyor.
Toplumun, hükümet edenlere olan güveni yoktur. Ekonomik kriz derinleşirken emekçi her gün daha fazla yoksullaşıyor, gençler ülkeden göç ediyor. Güvenlik, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu hizmetleri çöküyor.
Yolsuzluk iddiaları, şaibeli ihaleler, rant düzeni, hükümet partilerine mensup üst kademe yöneticilerinin sergilediği usulsüzlükler neticesinde yürütülen cezai süreçler olağanlaşıyor. Liyakat yerini çetelere teslim eden bir düzene bırakmış durumda. Hukuk, güçlülerin ihtiyaçlarına göre eğilip bükülüyor.
Bu tablo artık bir yönetim sorunu değil, bir meşruiyet, toplumsal güvenlik ve gelecek krizidir.
İşte bu nedenle erken seçim bir lüks değil, demokratik bir zorunluluktur. Çünkü toplumsal irade fiilen askıya alınmış durumdadır ve yeniden tesis edilmesi gerekmektedir.
***
‘İstikrar’ kavramını kullanarak bu yapının sürdürülmesini savunanlar, aslında kendi elleriyle çürüttükleri düzeni korumaya çalışıyorlar. Oysa bu ülkede yaşananlar artık herkesin gözünün önünde gerçekleşiyor.
Halkın, bu yönetim anlayışına onay verip vermediğini sandıkta açıkça ortaya koyması gerekiyor. Erken seçim aynı zamanda bir hesaplaşmadır: Yapılanların, yapılmayanların, yaratılan tahribatın demokratik yolla sorgulanmasıdır.
Bugün ihtiyaç nettir: Meclisteki siyasi iradeyi ve hukuk devleti ilkesini yeniden tesis eden bir siyasal sürece girmek. Erken seçim bu yüzden bir tercih değil; bu ülkenin demokrasiyle nefes alabilmesi için bir zorunluluktur. Bu yalnızca bir seçim tartışması değildir. Bu, ekonomik hakların, güvenli ve insanca yaşamın, hukuk devletinin ve bu ülkede var olabilmenin yeniden kazanılması meselesidir.