Kapıyı Çalan Kim?
İyilik, Kötülük ve Dönüşün Sessiz Yasası…
“Çalma elin kapısını, çalarlar kapını.”
Anadolu’nun sade ama sarsıcı bilgeliklerinden biri…
Ne büyük laflar eder bazen bu toprakların suskun dili.
Bir cümle, bir ömürlük muhasebe…
Bugün adına “karma” diyoruz; biraz doğuya bakarak, biraz modern dünyanın raflarından süsleyerek.
Oysa mesele yeni değil geçmişe bakacak olursak, Aristoteles yüzyıllar önce insanın eylemleriyle karakterini inşa ettiğini söylerken, aslında bu döngünün temelini atıyordu: Ne yaparsan, o olursun.
Friedrich Nietzsche ise; daha sert bir yerden bakar: “Kim canavarlarla savaşırsa, dikkat etsin ki kendisi de canavarlaşmasın.” Yani kötülüğe karşı dururken bile onun bir parçası olmamak…
İşte asıl sınav bu öyle değil mi?
Hayat, ince bir terazidir.
Gözle görünmez, ama şaşmaz.
Birine söylenen söz, birine yapılan haksızlık, bir kalbe bırakılan sızı…
Hiçbiri boşluğa düşmez.
Biz bazen sabırsızız.
Hemen olsun isteriz: “Görsün, yaşasın, anlasın.”
Ama hayatın muhasebesi bizim takvimimizle işlemez çoğu zaman.
Rahmetli nenemin dediği gibi, “ah” dediğin şey bazen kırk yıl bekler. Ve vakti geldiğinde, kapıyı öyle bir çalar ki, içeride kim var diye sormaz bile!
Peki biz neredeyiz bu döngünün içinde?
İyilik yaparken mi, yoksa iyilikten vazgeçmiş bir eşikte mi?
Yoksa daha tehlikelisi: Kötülüğe alışmış, onu sıradanlaştırmış bir yerde mi?
Hiç sorduk mu peki bunu kendimize ya da cesaret edebildik mi sormaya?
Modern çağın yorgun insanı, iyi olmaktan çok “yeterince zarar vermemeye” razı hale geldi. Bu da bir tür nötrlük. Ve kabul edelim, nötr kalabilmek bazen büyük bir erdemdir. Çünkü herkesin birbirini iteklediği, sınırların zorlandığı bir dünyada, “ben zarar vermeyeceğim” diyebilmek bile bir duruş ister.
Ama şunu da dürüstçe söyleyelim:
İnsan neden kötü düşünür? Neden incitir?
Çünkü kırılmıştır.
Çünkü adaletsizlik görmüştür.
Çünkü bazen iyiliğin karşılıksız kaldığına şahit olmuştur vs…
Immanuel Kant bu noktada ahlakı niyete bağlar: “İyi olan, sonuçtan bağımsız olarak iyi niyetle yapılan eylemdir.”
Yani mesele karşılık görmek değil, pusulanın şaşmamasıdır.
Ve belki de en zor olan budur:
Kimsenin görmediği bir yerde bile doğru kalabilmek. Yani Immanuel Kant’ın ahlakı “evrensel ödev” olarak gördüğü noktaki sorumlulukla.
Hayatın garip bir mizahı vardır.
Sen unutursun, o hatırlar.
Sen bırakırsın, o getirir.
Sen vazgeçersin, o tamamlar.
İyilik de böyledir öyle değil mi?
Küçücük bir jest, bir selam, bir destek…
Yıllar sonra hiç beklemediğin bir anda karşına çıkar. Bir kapı açılır, bir el uzanır, bir yol belirir.
O an anlarsın: Hiçbir şey kaybolmamış.
Ama şurayı atlamayalım kötülük de öyle.
Bu yüzden mesele büyük büyük iyilikler yapmak değil belki de…
Mesele, küçük kötülüklerden kaçınmak.
Çünkü insanı asıl ele veren, büyük günahlar değil; küçük, tekrarlanan ihlallerdir.
Bugün ilişkilerimize bakalım.
Ailede, dostlukta, işte…
Ne kadar farkındayız yaptıklarımızın yankısından?
Bir söz söylemeden önce durabiliyor muyuz?
Birine zarar verirken içimizde bir ses yükseliyor mu hâlâ?
Eğer o ses tamamen susmuşsa, işte asıl tehlike orada başlar.
Ama umut hâlâ var. Çünkü insan, her şeye rağmen iyiye meyillidir.
Bu topraklar bunu bilir. Bu kültür bunu taşır. “İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir” derken, aslında görünmeyen bir adalet mekanizmasına güvenmeyi öğretir bize.
Ve evet…
Belki romantik gelecek ama hakikat çoğu zaman böyledir:
İyilik, bir tohumdur.
Toprağa düştüğünde sessizdir.
Ama zamanı geldiğinde, kök salar, filiz verir ve gölge olur.
Aslında işin özüne ve özetine dönecek olursak: Bu hayat bir yolculuksa, yanımıza aldığımız en değerli şey karakterimizdir öyle değil mi?
Geriye ne bırakacağız sorusunun cevabı da burada saklı değil mi?
Kapıyı çalmadan önce bir düşünmek gerek.
Çünkü o kapı, bir gün mutlaka bizim kapımız olur.
Ve hayat…
Kimsenin borcunu unutmaz!
Örneğin hayatın içinden örneklerle devam edecek olursak son demde; bir makam aldık; egomuzla o makamın tüm gücünü kullanarak, elimizden ne kadar mobbing ve zorbalık geliyorsa yapıyoruz. Oysa günün sonunda o makamın da bir süresi var…
Koltuk kalmaz, ünvan silinir; geriye yalnızca insan kalır.
Ve sorulması gereken asıl soru şudur: Ardınızdan nasıl anılacaksınız?
Bir gün, arkanızdan “iyi insandı, güzel insandı” diyebilecek tek bir yürek bile bırakmadan mı gideceksiniz, yoksa adınız anıldığında içten bir dua mı yükselecek? Ahlarla, kırgınlıklarla dolu bir iz bırakmayın bu dünyada ve ardınızda…
Dostluklar da böyledir, arkadaşlıklar da…
Sevgililik de öyle.
İnsanların iyi niyetini tüketerek, onları yıpratarak yol alınmaz. Çünkü bu hayat, başkalarını eksilterek çoğalınacak bir yer değildir. Mesele “iyi insan var mı?” sorusu değil; mesele, “iyi insan varmış” inancını yaşatan biri olabilmektir.
Eğitim ailede başlar derler, ben buna sonuna kadar inanırım.
O yüzden eğer iyi insan arıyorsak, önce aynaya bakmalıyız.
Önce biz iyi olmalıyız.
Önce biz örnek olmalıyız ki, yetiştirdiğimiz çocuklar da o izden yürüsün.
Çünkü her şeyi vererek iyi insan yetişmez; asıl olan; sevgi ve saygı tohumlarını ekmektir. Çocuk, nasıl kendi biricik ve narinse, başkasının da bir annenin, bir babanın gözünde aynı değerde olduğunu bilerek büyümeli. Kırarsa kırılacağını, ağlatırsa ağlayacağını, güldürürse çoğalacağını anlamalı…
Ve en önemlisi, iyilik tohumu ekerse, o tohumların bir gün kendi yolunda çiçek açacağını bilmeli.
Unutmayalım…
Kapıyı çalan sen olsan da, açılacak kapı bir gün mutlaka senin kapındır.
Ve hayat; borcunu geciktirir belki ama, asla silmez!
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…