Çağdaş ve yeni nedir?

Yaşar Ersoy

"Eski dünya ölüyor, yenisi ise bir türlü doğamıyor; işte bu alacakaranlıkta canavarlar belirir." Antonio Gramsci

Çağdaş çağdaşlıklık günümüzde çok kullanılan bir sözcük. Akademisyen, politikacı, sanatçı, sendikacı, gazeteci gibi değişik uğraşlarda olan kişilerin sıkça dile getirdiği kavramlardan biri. Çağdaş eğitim, çağdaş sağlık, çağdaş kültür, çağdaş sanat, çağdaş altyapı, çağdaş plan-proje, çağdaş yaşam vb.

Öylesine çok kullanılıyor ki, kimi zaman karşısındakini küçümsemek amacıyla “entel” bir söylemle, kendisini ve düşüncesini yüceltmek için çağdaşlığı bir ayrıcalık olarak kullananlara bile rastlarız. Böylece “ÇAĞDAŞ” sözcüğü, düşünsel bir ölçüt olmaktan çıkarılıp bir üstünlük sıfatına dönüştürülür. Ve karşısındakini ötekileştirir.

Türkçe Sözlükte “çağdaş” şöyle tanımlanır: “Aynı çağda olanlardan her biri. Bulunulan çağda olan, muasır.”

Ancak yazar eleştirmen Asım Bezirci’nin de ifade ettiği gibi, çağımızda birbirine karşıt çeşit çeşit olgular bir arada bulunmaktadır. O nedenle şimdiki çağda bulunma her zaman ileri ve çağdaş olmanın sağlam bir ölçütü olamaz. Nasıl ki geçmiş çağda bulunma “geriliğin” sağlam bir ölçütü olamazsa.

Peki çağdaşlığa sağlam ölçüt nedir?

Her toplumsal ve tarihsel olguya sınıfsal bakmak gerektiği gibi “çağdaş” kavramına da sınıfsal bakmak doğru bir ölçüttür. Daha yerinde bir deyişle, olguların ve kavramların niteliğini sınıfsal pusulayla belirlemek bizleri doğru bir sonuca ulaştırır.

Hangi sınıfa göre çağdaşlık? Hangi sınıf için çağdaşlık? Bu sorular sorulmadan çağdaşlık kavramını açıklamak eksik ve yanıltıcı olur.

Çünkü egemen sınıflar için çağdaş olan, emekçi sınıflar için sömürü, güvencesizlik ve yoksullaşma anlamına gelebilir. Sermayenin özgürlüğü ile emeğin özgürlüğü aynı şey değildir. Örneğin   piyasanın büyümesi, zenginin daha zengin olması toplumun refahını sağlamaz. Teknolojik gelişme de tek başına toplumsal ilerlemenin göstergesi ve çağdaşlığın bir ölçütü olamaz.

Bu nedenle yalnızca zamana, teknolojiye, modaya ya da egemen anlayışa ve neoliberal piyasaya uyum sağlamak çağdaşlık olarak kabul edilemez.

Çağdaşlık, hangi sınıfın çıkarına hizmet ettiğine bakılarak sorgulanmalıdır.

Emekçilerin sömürülmesini artıran, eşitsizliği büyüten, insanı yalnızlaştıran ve doğayı tahrip ederek ve kirleterek tüketen bir düzen yeni ve çağdaş olabilir mi?

Mesele yalnızca “YENİ” olanı savunmak da olmamalı. Yeninin kimin çıkarına olduğunu sorgulamaktır mesele. Sınıfsal bakış tam da burada önem kazanır.

Egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden bir yenilik, onlar açısından çağdaş olabilir. Ancak emekçi sınıfların özgürlüğünü ve toplumsal eşitliği, adaleti geriletiyorsa, bu ne menem bir çağdaşlıktır?

Gerçek çağdaşlık, insanın insanı sömürmediği, emeğin değer gördüğü, eşitliğin, adaletin ve özgürlüğün gerçek anlamına kavuştuğu, bilimin ve sanatın toplumun gelişimine, aydınlanmasına hizmet ettiği bir geleceği kurma mücadelesidir.

Egemen sınıflar ise, kendi çıkarlarına hizmet eden her şeyi çağdaşlık olarak nitelerler. Piyasanın büyümesini, özelleştirmenin yaygınlaşmasını kamusal düzenin daraltılmasını, sömürünün derinleşmesini, bireyciliği ve toplumsal dayanışmanın ortadan kalkmasını “yenilik” ve “çağdaşlık” adı altında piyasaya sürerler.

NEOLİBERALİZMİN YENİLİKLERİ...

Bugün neoliberal anlayışın “yenilik” olarak sunduğu birçok şeyi sorgulamak gerekir. Çünkü her yeni olan şey, insanlık için iyi veya faydalı olmayabilir.

Piyasanın insan ilişkilerinde tüketimi öne çıkardığı, insanları giderek yalnızlaştığı ve başarının çoğu zaman parayla ölçüldüğü, bencilleştirdiği bir düzeni “çağdaşlık” olarak görmek doğru mu?

Şair Fikret Demirağ’ın dizelerinde ifade ettiği gibi;

“İnsanlığı kayanlar kalabalığında... Elini sallasan elli benciliğe çarpan” bir düzende hangi çağdaşlıktan söz edebiliriz?

İnsanların sürekli birbirleriyle yarıştığı, dayanışmanın azaldığı, sevinç ve dert ortaklığının aşındığı ve eğitimin, sağlığın, sanatın ve bilginin patronların para kazandığı alanlara dönüştüğü bir sistem çağdaş ve ileri olabilir mi?

İnsanı doğadan, toplumdan ve kendi tarihinden kalleşçe ve sinsice koparır neoliberalizmin yenilikleri. İnsanı yalnızca tüketen, satın alan ve kendisini pazarlayan bir bireye dönüştürür. Bu yenilik ve çağdaşlık kimin çıkarına peki?

TİYATRODA YENİLİK VE ÇAĞDAŞLIK

Tiyatro alanında da benzer bir durumla karşılaşırız.

“Çağdaş ve Yeni Tiyatro” nedir, “yeni” ne demektir? “Ben yaptım, oldu” demek midir? Yoksa tarihsellikten, toplumsallıktan ve gerçeklikten koparak “yenilik için yenilik” peşinde koşmak mı? Dünya tiyatrosunun başyapıtlarını, biçimsel bir gösteriş uğruna post-modern ya da post-absürd anlayışlarla yeniden sahneleyip, ardından “Yeni bir şey yaptım ama kimse beni anlamadı” demek midir? Ya da kendinden önceki birikimi yok sayarak, köklerinden kopup kendi arzularını tatmin etmek, kendini pazarlamak ve “yenilik olsun da ne olursa olsun” anlayışına sığınmak mı?

Çağdaş ve yeni tiyatro nasıl olmalı? Bu soruya yalnızca biçim, teknik ya da estetik üzerinden cevap vermek yeterli olabilir mi?

Çünkü tiyatro, toplumdan ve o toplumun tarihinden bağımsız düşünülemez.

Asıl çağdaşlık ve yenilik, Bertolt Brecht’in vurguladığı gibi, insana ve dünyaya “Hangi Gözlükle” bakmaktan geçer.

Bugünün tiyatrosu, yaşadığımız sınıfsal gerçeklikten kaçamaz. İşsizlik, güvencesiz çalışma, düşük ücretler, sağlık, eğitim, barınma krizi, göç, kadın emeği, gençlerin geleceksizliği ve giderek büyüyen eşitsizlikler tiyatronun dışında bırakılabilir mi?

Brecht: “Bu büyük seçim çağında sanat da seçimini yapmalıdır. Sanat ya körü körüne bir inanışla kaderini bir azınlığa bağlar ve onun aracı olur ya da çoğunluğun tarafına geçerek kaderini ona bağlar. Ya insanları düşlere sürükler ve onları uyutur, bilgisizliği artırır; ya da gerçeklere yönelip bilgiyi çoğaltır. Ya yıkıcı yanı ağır basan güçlere ya da yapıcı ileri güçlere seslenir.”*

Tiyatro yalnızca yoksulluğu anlatmaz. Yoksulu acınacak bir figüre, işçiyi yalnızca ezilen bir karaktere dönüştürmek ve yansıtmakla kalamaz tiyatro. Aynı zamanda emeği, umudu, direnişi, dayanışmayı ve değiştirme, dönüştürme gücünü sahneye taşır, çağdaş ve yeni tiyatro.

Örneğin bir emekçiyi anlatan oyun, yalnızca onun yorucu hayatını göstermemelidir. O emekçiyi, sürekli çalışmaya zorlayan sistemi, patronla ilişkisini ve diğer emekçilerle dayanışma ve örgütlü mücadele etme ihtimalini de göstermelidir. Bir kira krizini anlatan oyun, yalnızca evini kaybeden ailenin dramını değil, barınmanın neden bir insan hakkından bir piyasa ilişkisine dönüştüğünü de sorgulamalıdır. Yaşlı insanların sorununu anlatan bir oyun, yaşlı insanların atıl bir “yük” olmadığını yansıtırken mutlaka sosyal devletin sorumluluklarını da sorgulamalıdır.

Üstelik sınıfsal mesele yalnızca sahnede değildir. Tiyatro emekçilerinin kendisi de bu sistemin içindedir. Oyuncunun, ışıkçının, dekorcunun, kostümcünün, teknik ekibin emeği görünmez kılınamaz. Sömürüyü anlatan bir tiyatro, kendi üretiminde sömürü ilişkilerini yeniden üretmemelidir.

Yeni ve çağdaş tiyatro, oyunlarında teknolojiyi de kullanmalıdır, ama teknoloji gösteriş ve fantezi olarak değil, içeriğe, düşünceye hizmet etmek için kullanmalıdır. Bir video, bir canlı kamera ya da dijital bir araç ancak sahnedeki toplumsal gerçeği daha görünür kılıyorsa anlamlıdır.

Ve tiyatro yalnızca karanlığı göstermemelidir.

“SAHNEDE UMUT YOLU” olmalıdır ve umut da sahneye çıkmalıdır.

Ama bu umut, “çok çalışırsan başarırsın” diyen bireysel kurtuluş masalı olmamalı. İnsanların birlikte hareket etmesinden, dayanışmasından, örgütlenmesinden ve değiştirme iradesinden doğan bir umut olmalıdır. Bu bağlamda UMUT ÖRGÜTLENMELİDİR.

Çağdaş ve yeni tiyatro şu soruyu sormalıdır:

Dünya bu kötü haliyle mi devam edecek, yoksa onu birlikte değiştirebilir miyiz?

Tiyatronun görevi, seyircinin salondan çıktığında bu soruya cevap aramasını sağlamaktır.

Çünkü gerçek anlamda yeni ve çağdaş tiyatro, yalnızca yeni bir sahne dili kurmaz, yeni bir dünya düşüncesinin kapısını açar.

Tarihsel ve toplumsal koşullardan, felsefeden ve gerçeklikten kopuk bir “yenilik” ise yenilik olmaktan çıkar, şımarıklığa, özentiliğe, züppeliğe, şarlatanlığa ve snopluğa dönüşür. Çünkü tiyatro, toplumun tarihsel ve toplumsal nabzından koptuğunda, ne kadar “yeni” görünürse görünsün, gerçeklik zeminini yitirir.