Doğu Akdeniz ve Kıbrıs hattından son haftalarda peş peşe gelen açıklamalar, bölgede diplomasi trafiğinin yakında yeniden hareketleneceğine işaret ediyor.
Türkiye’nin deniz yetki alanlarını daha görünür kılmaya yönelik adımları, öncesinde ExxonMobil’in Güney Kıbrıs'ın tek taraflı ilan ettiği Munhasir Ekonomik Bölge (MEB) içinde yer alan 4. parsel için girişim başlatması ve 5. ile 10. parsellerde ortaklık yaptığı QatarEnergy ile Mısır’a giderek Kıbrıs gazına yönelik mutabakat zaptı imzalaması, Rum Bakanlar Kurulu’nun 6. parselde (“Kronos” parseli) üretime geçme planlarını onaylaması, Avrupa Komisyonu’nun Güney Kıbrıs’ın Şengen sürecini ilerletmeye dönük girişimleri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AB üyeliğine yönelik açıklamaları ve yine Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasında doğalgaz boru hattı projesinin hayata geçirileceğinin açıklanması gibi gelişmeler ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünse de, aslında daha büyük bir resmin parçaları.
Asıl soru ise şu: bu gelişmeler yeni bir pazarlık sürecinin zeminini mi hazırlıyor, yoksa tarafların pozisyonlarını daha da konsolide ederek yeni bir denge arayışına yöneleceği bir evreye mi giriyoruz?
Gelişmeleri her iki pencereden de okumak mümkün.
Öncelikle Türkiye’nin deniz yetki alanları konusunda attığı adımların, bazı kesimlerce bir diyalog ve pazarlık zemini yaratmaktan ziyade, Ankara’nın “Mavi Vatan” olarak anılan doktrinini yasalaştırarak yeni “oldu bittiler” üzerinden bir tırmandırma siyasetine zemin hazırladığı yönünde eleştirildiğini belirtelim. Burada Türkiye’nin BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmaması da dile getirilen eleştiriler arasında yer alıyor. [1]
Öte yandan Ankara’nın geçmişte de müzakere süreçleri öncesinde hukuki ve siyasi pozisyonunu güçlendirmeyi tercih ettiği bilinen bir gerçek. Nitekim 2011’de, yine Doğu Akdeniz’de enerji rekabetinin yoğun olarak yaşandığı bir dönemde, Kıbrıs Türk tarafı ile imzalanan Kıta Sahanlığı Sınırlandırılma Anlaşması bunun önemli bir örneği. Sürecin ardından 2014’te dönemin Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun BM gözetiminde Rum lider Nikos Anastasiadis ile “11 Şubat Belgesi” olarak kayıtlara geçen ortak açıklamayı imzalaması, tarafların pozisyon güçlendirme adımlarına rağmen müzakere çerçevesini koruyabildiğini göstermişti. Bu nedenle son hamleleri pazarlık/müzakere boyutunu dışlayarak yalnızca “sertleşme” olarak değerlendirmek eksik kalıyor.
Burada ayrıca Güney Kıbrıs’ın da ExxonMobil ile 4. parselde ilerlemesi ve 6. parselde üretime geçme kararı gibi tek taraflı adımlarının da sahada benzer “oldu bitti”ler yaratmakta olduğunun altını çizmek gerekiyor.
Benzer şekilde Avrupa Komisyonu’nun Güney Kıbrıs’ın Şengen sürecini neden bu dönemde öne çıkardığı da dikkat çekici. Hemen hatırlayalım: bu adım, her iki tarafta da mevcut durumdan memnun olmayan ve çözümü destekleyen çevreler tarafından adadaki bölünmüşlüğü fiilen daha kalıcı hale getirebilecek bir düzenleme olarak görülüyor. [2]
Brüksel’in bu yaklaşımını pragmatizmden öte, AB içinde veto hakkı da bulunan Güney Kıbrıs’ın elini güçlendiren ve Türkiye’nin manevra alanını daraltan uzun vadeli bir stratejinin parçası olarak görmek mümkün.
AB içerisinde önemli bir yer edinmiş bu görüşe göre Kıbrıs sorunu artık sadece “çözüm” başlığından ibaret değil; göç, enerji güvenliği, Avrupa’nın yeniden şekillenen güvenlik mimarisi ve Türkiye ile ilişkilerin geleceği gibi geniş jeopolitik hesapların bir parçası. Bu yüzden Şengen gibi bir konuyu tüm itirazlara ragmen araçsallaştırıp Türkiye’ye karşı yeni bir denge arayışına girmesi bizleri şaşırtmamalı.
Bu bağlamda kısa süre önce Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı keseye koyan açıklamasını bu okumanın bir dışa vurumu olarak da görebiliriz. [3]
Ancak Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki “perakendeci” (transactional) yaklaşımı da göz ardı etmemek lazım. Ukrayna savaşı, Gazze krizi, Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve ABD’nin öngörülemez dış politikası, Avrupa’yı bölgesel istikrar konusunda daha kırılgan hale getirdiği herkesin malumu. Bu tabloda Türkiye’nin stratejik değerinin arttığı da yine Avrupa Birliği içinde geniş çevreler tarafından kabul görüyor. Keza von der Leyen’in açıklamalarına yönelik AB içinden gelen tepkiler de bir bakıma bu farkındalığı yansıtıyor. [4]
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kısa süre önce AB üyeliği ile Türkiye’nin stratejik önemine yaptığı vurguyu ve Birliğin yol ayrımına geldiğini belirterek tarihi bir karar verme zamanının geldiği yönündeki açıklamasını da bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Nitekim Ankara’nın, genellikle Avrupa Birliği ile yeni bir alan açıldığını hissettiği dönemlerde üyelik söylemini daha görünür kıldığı da biliniyor.
Kısacası, gerek Türkiye’nin yeni yasaya ilişkin niyetine dair ortaya çıkan karmaşık tablo gerekse AB’nin Türkiye’ye yaklaşımındaki değişkenler, önümüzdeki dönemde hem yeni bir müzakere sürecine hem de “yönetilebilir gerilim” üzerine kurulu yeni bir denge arayışına tanıklık etme ihtimalinin oldukça güçlü olduğuna işaret ediyor.
Bir başka deyişle, ya GKRY, Yunanistan ve AB’nin de dahil olacağı bir karşılıklı sertleşme, ya aynı aktörlerin dahil olacağı “büyük pazarlık” olarak nitelendirilebilecek bir müzakere süreci, ya da eşzamanlı baskı ve müzakere dinamikleriyle şekillenecek daha karmaşık ve çok katmanlı bir süreç bizleri bekliyor.
Bu açıdan yaz aylarında beklenen yeni BM inisiyatifinin önemi büyük. Yine temmuz ayında Ankara’da gerçekleşecek NATO Zirvesi de ayrı bir kritik eşik teşkil ediyor. Zirve'den Kıbrıs ya da Doğu Akdeniz’e ilişkin doğrudan bir karar çıkması beklenmese de tartışmaların odağında Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisinde oynayacağı rol olacak. Kıbrıs’ın bu denklemde gündeme gelmemesi ise neredeyse imkânsız; çünkü AB-NATO hattındaki siyasi tıkanıklıkların önemli bir bölümü Kıbrıs sorunundan kaynaklanıyor.
Sonuç olarak, son dönemde eş zamanlı olarak ortaya çıkan enerji eksenli gelişmeler, diplomatik mesajlar, hukuki adımlar ve siyasi açıklamaların büyük bir pazarlığın mı, kontrollü gerginlik safhasının mı yoksa her iki unsuru da içinde barındıracak bir sürecin mi habercisi olduğu henüz net değil. Ancak gerek BM inisiyatifi çerçevesinde düzenlenmesi muhtemel gayriresmi Kıbrıs Konferansı’nın gerek temmuzda Ankara’da gerçekleşecek NATO zirvesinin, önümüzdeki sürecin seyrini belirleyecek önemli istişarelere sahne olması kuvvetle muhtemel.
Kaynaklar:
[1] Sinan Ciddi. “Turkey’s Maritime Strategy Heightens the Risk of a New Eastern Mediterranean Crisis”. Foundation for Defense of Democracies. 13 Mayıs.
[2] Fiona Mullen. “Schengen could open door to Cyprus’ partition”. Levant Intel. 26 Nisan. https://levantintel.net/opinions/564/schengen-could-open-door-to-cyprus-partition
[3] B. Sarper Bayramoğlu. “Dervişin Zikri: Von der Leyen ve Avrupa’nın Niyeti”. Hariciye. 22 Nisan. https://hariciye.org/en/articles/dervisin-zikri-von-der-leyen-ve-avrupanin-niyeti
[4] Eddy Wax et al. “EU-Turkey relations nosedive ahead of Cyprus summit”. Euractiv. 22 Nisan. https://www.euractiv.com/news/eu-turkey-relations-nosedive-ahead-of-cyprus-summit/