Atina-Isparta savaşlarının tarihçisi General Thukididis, iki bin beş yüz yıl önce kuvvete dayalı Real-Politik doktrinini şu sözlerle özetliyordu: “Büyük güçler istedikleri şeyleri, küçükler de mecbur oldukları şeyleri yaparlar!”
Kadim Yunan döneminde kuvvetin belirleyici olduğunu belirten Thukididis’in bu sözleri yüzyıllar boyunca geçerliliğini korusa da insanlık kuvvet politikasına karşı hukuku denetleyici bir nosyon olarak devreye sokabilmek için çok badireler atlattı.
Dış karışmacılığı yasaklayan Westfalya Barışı (1648), Milletler Cemiyetinin kuruluşu (1919) ve Birleşmiş Milletler Örgütü (1945) bu uzun sürecin başlıca duraklarındandır.
Maalesef, içinden geçtiğimiz dönemde kuvveti hukukla dengelemeye dönük kazanımlar bütünüyle çöpe atılıyor ve kuvvetin tek başına belirleyici olduğu bir dünya düzensizliğine, Eski-Dünyaya doğru sürükleniyoruz.
Trump’ın Venezuela başkanını karısıyla birlikte sarayından kaçırıp Amerika’da bir hapishaneye tıkması, uluslararası hukuku yerle bir eden bir saldırganlık örneğidir.
Bazı devletlere karşı şiddet kullanma tehdidinde bulunması ve Grönland’ı ele geçireceğini söylemesi, 1945 yılında bizzat ABD’nin öncülüğünde kurulan dünya düzenini artık dikkate almadığını gösteriyor.
Donald Trump, Adolf Hitler’in “Lebensraum/Yaşam Alanı” teorisini bütünüyle benimsemiş görünüyor. “Yaşam Alanı”, bir ulusunun büyük bir ulus olarak varlığını sürdürmesi için uygun gördüğü yerlere yayılmasını “meşru” sayan anlayışın ana kavramlarından biri idi.
Trump, Amerika kıtasını ve Grönland’ı ABD’nin “Yaşam Alanı” olarak görüyor. Bu sözcüğü kullanmasa da Amerika’nın “milli çıkarlarının bunu gerektirdiğini” söylüyor ve böylece bu bölgeleri “Yaşam Alanı” olarak gördüğünü söylemiş oluyor.
Sadece Trump değil, Rusya devlet başkanı Putin de aynı şeyleri yapıyor. Bağımsız bir devletin şiddet yoluyla topraklarına el koymaktan çekinmiyor. Başka devletlerin de benzer eğilimler içinde olduğu görülüyor.
Kuvvet elbette bütün zamanlar boyunca etkili olmuştur. Hatta, kuvveti belli sınırlar içinde kalmaya zorlayan hukuk da kuvvetten doğmuştur.
Fakat, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzende uluslararası ilişkiler bir tür kuvvet-hukuk dengesi etrafında şekillenmiş, bazen biri, bazen öteki baskın olagelmiştir.
Günümüzde ise hukuk ile kuvvet arasında kurulan denge bütünüyle kuvvetten yana değişmiştir. Bu durum insanlığı hukuk normlarının henüz ortaya çıkmadığı ve Thukididis’in çarpıcı sözlerle betimlediği o eski zamanlara geri götürüyor.
Uluslararası hukuka veda eden yönetimler kendi ülkelerinde de hukuk devletinden uzak duruyorlar ve otoriter rejimlere yöneliyorlar. Donald Trump, sadece uluslararası hukuku yok saymıyor. Amerika’nın demokratik hukuk düzenini ve anayasasını da yok sayıyor. İçeride otoriter, dışarıda yayılmacı bir tavır sergiliyor. Putin için de aynı şey geçerlidir.
Ve daha birçok ülke için...
Sadece eskiden beri otoriter olan ülkelerde değil, yerleşmiş liberal demokrasilerde de otoriter aşırı sağ giderek güç kazanıyor. Tarihsel olarak demokrasi ile birlikte doğan ulus-devletler, tarihin bir aşamasında olduğu gibi bugün de yollarını demokrasiden ayırıyorlar.
İnsanlık bu durumla ilk defa karşı karşıya kalmıyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında kurulan totaliter rejimler hem demokrasiyi katlettiler hem de dünya barışına son vererek yer küreyi korkunç savaşlara sürüklediler.
1945’te kurulan dünya düzeni asgari evrensel değerler temelinde varılan bir uzlaşmaya dayanıyordu. Günümüzde artık asgari evrensel müşterekler yok!
Birimlerin kendi çıkarları var ve önlerinde ne etik ne de hukuk duvarı var.
Oysa insanlığın barış arayışı bencil çıkarlardan uzaklaşarak kendi çıkarını ortak yararda aramaya dayanıyordu. Örneğin Montesquieu şöyle diyordu: “Bana iyi gelen ama aileme zarar veren bir şey biliyorsam, bunu aklımdan def ederim. Aileme iyi gelen ama ülkeme zarar veren bir şey biliyorsam, onu unutmaya çalışırım. Ülkeme iyi gelen ama Avrupa’ya zarar veren, ya da Avrupa’ya iyi gelen ama insanlığa zarar veren bir şey biliyorsam, bunu bir suç sayarım ve ona göre davranırım.”
Montesquieu’nün tahayyül ettiği gibi bir dünya hiçbir zaman olmamıştır ama şimdilerde yaşadığımız dünya, insanlığın kısmi kazanımlarını yok sayan, başkalarına zarar verse de “bana iyi geleni elde etmenin” karşısında hukuk ve etik duvarların olmadığı, kuvvetle hakkı eşitleyen (Might is Right) anlayışının yeniden geri geldiği bir dünyadır...