Büyük Devlet Şovenizmi ve ‘kendimizden’ dehşete kapılmak!

Niyazi Kızılyürek

Türkiye, Suriye krizinde koyduğu büyük hedef olan Esad’ı devirmenin imkansız olduğunu görünce ve ağır bir diplomatik yenilgi yaşayınca, Suriye’deki Kürtleri hedef alan yeni bir politikaya yöneldi. Buna göre, Suriye Kürtlerinin özerk bir bölgede kendi kendilerini yönetmeleri ve Suriye’nin bir biçimde federalleşmesi mutlaka engellenmelidir. Bu politikayı hayata geçirebilmek için bir süreden beri Rusya ile yakınlaşma içinde olan Türkiye, yine aynı nedenden ötürü ABD ile ayrı düştü.

Türkiye, sonunda Rusya’nın göz yummasıyla Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Afrin’e havadan ve karadan saldırı düzenlemeye başladı. Bu nasıl bir paradokstur ki, Türkiye, bunca yıldır can havli ile devirmek istediği Esad’a mesaj yollayarak, Kürtlere karşı yapılan saldırının Esad rejiminin de işine yaradığını söylüyor ve Suriye’nin toprak bütünlüğünden söz ediyor!

Suriye’de hedef “küçülten” ve artık sadece Kürtleri hedef alan Türkiye’nin Afrin Savaşının nasıl sonuçlanacağını veya müzakere masasına nasıl yansıyacağını önceden kestirmek zordur. Rusya, Kürtlerin Esad rejiminden taleplerini zayıflatmak için Türkiye’nin müdahalesine şimdilik göz yummuştur ama bir yere kadar... Ayrıca, bu pasif desteğin bir bedeli vardır: Türkiye artık Esad rejiminin devamından yana tavır alacak!

Kısacası, İŞİD’e karşı kurulan koalisyonun Rusya ve Amerika gibi büyük üyeleri istediklerini elde ederken, İŞİD’e karşı en çetin mücadeleyi vermiş olan Kürt halkı bir kez daha zor duruma düşüyor!

Irak’ta bağımsız Kürt devletinin doğuşu yakın  geçmişte engellenirken, şimdi de Suriye Kürtlerinin özerkliğe kavuşmasına karşı çıkılıyor.

Türkiye’nin içeride ve dışarıda Kürtlere karşı sürdürdüğü şoven ve saldırgan politikanın muhalefet tarafından desteklenmesi kimseyi şaşırtmıyor. CHP’nin Kürt politikasında AKP’den bile geri, MHP çizgisinde olduğu biliniyor.

Fakat Kıbrıs Türk toplumunda demokrasiye ve barışa inandıklarını söyleyen sol güçlerin tavrını anlamak mümkün değildir.

Türk ordusunun Afrin’e müdahalesini desteklemek ve bu savaşı “Türkiye ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruma” gerekçesiyle meşru ilan etmek kabul edilemez. Bunu, silah zoruyla toprak bütünlüğü çiğnenmiş bir ülkeden yapmak iki defa kabul edilmezdir.

On yıl zulüm gördü diye, silah zoruyla ele geçirilen topraklarda yaşamayı, ayrı bölge talep etmeyi, federal, hatta konfederal taleplerde bulunmayı hak sayanlar, yüz yıldır zulüm gören Kürtlerin özerklik talebini “haksız” saymayı  akılları ve vicdanları ile bağdaştırabiliyorlar mı?

Kafaları karıştırmaya  gerek yok. Soru basittir: Suriye Kürtlerinin yaşadıkları yerlerde özerk bir yönetime sahip olmaları meşru mudur, değil midir? Yıllarca zulüm görmüş bir halkın ister Türkiye’de, isterse Suriye’de olsun, özerklik talebi demokratik meşruiyete aykırı mıdır?

Kürtlerin özerklik talebi, barışa ve demokrasiye ters midir?

Kıbrıslı Türk demokratların Kürtlerin çiğnenen haklarına dair söyleyecek sözleri yok mudur?

Büyük ulus şovenizmine alkış tutmak sol ve demokrat siyaset ile bağdaşıyor mu?

Bu sorulara ne gibi yanıtlar verilir bilemem. Bugüne kadar verilen yanıtlar, yapılan açıklamalar ortadadır ve bunlar sol ve demokrat siyasetle bağdaşmaz.

Afrin Savaşı sonucunda bugün milliyetçi retoriğin, mahalle baskısının, camilerde savaşı kutsayan duaların ve linç eğilimlerinin hükmettiği bir ortamda yaşıyoruz. “Ulus” ve “Allah’ı” birbirine katarak sentezleyenler, Türkiye’de olduğu gibi Kıbrıs’ta da tek sesli bir toplum yaratmak istiyorlar. Dinsel göndermelerle tanımladıkları “Milli Topluluğun” dışında saydıkları kesimlere –aslında bu kesimler Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğunu oluşturuyor- hor bakmakla yetinmezler. Yeri geldiğinde neler yapabileceklerini Afrika gazetesine karşı örgütlenen vandalizmde gördük. Otuz yıllık çatışma tarihinde Kıbrıslı Türk toplumunda hiçbir gazete Kıbrıslı Rumlar tarafından böylesi bir saldırıya uğramadı.

Yarın başka bir konuda başka bir görüş ayrılığı söz konusu olduğunda daha vahim durumlarla karşılaşabiliriz. Çünkü Büyük devlet şovenizminin bir sonucu olarak Kıbrıs’ın kuzeyinde paralel toplumlar oluşmuştur ve birileri her fırsatta Kıbrıslı Türklere haddini bildirmek için can atıyor.

Bu yıkıcı hınç karşısında “aklı selim” çağırısı yapmak hiçbir işe yaramaz. İçine sıkıştırıldığımız çarpık ortamda yaşayabilmek için ürettiğimiz yanılgıları bir kenara bırakmalı ve cesaretle mücadele etmeliyiz.

Marks, “cesaret verebilmek için insanlara kendilerinden dehşete kapılmaları öğretilmelidir” der. Evet, kendimizden dehşete kapılmalıyız ki yanılgılarımızdan arınabilelim.

Aksi halde, distopyanın korkunç karanlığına gömülmekten kurtulamayız... 


(* Ütopya bir cennetse, distopya bir cehennemdir.)