BUNCA ŞEY OLURKEN…

Sinan Dirlik

 

Empati (eşduyum), kullanmaktan en hoşlandığımız kavramlardan biri. Bir başkasının duygularını, sergilemiş olduğu davranışlardaki temel motivasyonu anlamaya çalışmak, “kendini onun yerine koymak” anlamına geliyor en kaba tanımıyla… “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma” diye de özetlenebilir… Yeni bir kavram değil aslında. Atalar “diğergamlık” veya “diğerkamlık” ile çözmüş meseleyi ve devreye vicdanı, aklı, kabulü, anlayışı sokmuş…

Herkesin anlaşılmayı beklediği, lâkin kimsenin kimseyi anlama sabrı ve mecali göstermediği olağanüstü dönemlerde, unuttuğumuz kavramları yeniden hatırlamak belki şu yangın çağının ateşini söndürmeye yetmez… Fakat belki ateşin yayılma hızını yavaşlatır, belki tanık olduğumuz korkunç olaylar karşısında bakışlarımıza çoktandır yerleşen donukluğu, kayıtsızlığı azaltır…

Ben ve sen, biz ve onlar, şunlar ve bunlar diye bölük bölük ayrıştığımız ve her birimizin bir diğerine reva görülenleri kimileyin “oh olsun” larla, kimileyin “buz gibi bakışlarla” izlediğimiz, çoğu kez de gözlerimizi kaçırdığımız bir olağanüstü dönem bu… Tamam, devletler OHAL ilan edebilir haklı ya da haksız gerekçelerle… Peki ya vicdanlarımız?...

Ankara’dan etrafı bariyerlerle çevrilen İnsan Hakları Anıtı önünde destansı bir onur mücadelesi veren Veli Saçılık’ı izliyorum günlerdir. “Hayata dönüş operasyonu” adı verilen, sonradan korkunç bir kıyım olduğu ortaya çıkan cezaevi müdahalesi sırasında, koğuşun duvarı dozerle yıkılmıştı Veli’nin üzerine. O duvarın altında bir kolunu bıraktı Veli. Tek koluyla hayata tutunmaya, evine ekmek götürmeye çalıştı yıllarca. Bu arada devlet, Veli’nin üzerine yıktığı duvarın parasının peşine düştü. Dava üstüne dava sürerken şu meşhur KHK ile çalıştığı işinden de edildi Veli. Aynı kaderi paylaşan ve ilk günden itibaren Ankara’da işlerine dönme mücadelesi veren Semih ve Nuriye ile omuz omuza durdu.

Semih ve Nuriye başladıkları açlık grevinin 75. Gününde, 23 Mayıs’ta tutuklandılar. Hala daha içerideler. Yemek yemeyi reddediyorlar ve sağlıkları günden güne bozuluyor. Herkes, hepimiz boş, donuk, kayıtsız gözlerle izliyoruz iki genç insanın yaşamlarını savunmak adına ölüme koşuşlarını… Dışardayken bir hengame, bir kıyamet… Oysa Semih ve Nuriye içeride artık… Ve ne Semih’ten ne Nuriye’den söz etmiyoruz o günden beri… İçişleri Bakanı “gizli gizli yiyorlar” diyor. Semih ve Nuriye günden güne eriyor… İçişleri Bakanı “yasadışı örgüt üyesi bunlar zaten” diyor. Avukatları, Cumhuriyet Savcılığından alınmış kapı gibi “temiz adli sicil kaydını” çıkarıp koyuyorlar önümüze. Bütün bunlar olurken 80 milyon susuyor, izliyor, hatta… İzlemiyor… “Zap” yapıp geçiveriyor başka meselelere.. 

Veli’nin annesi, Kezban Saçılık, oğlunun mücadelesinde yanındaydı hep. Ankara polisi, Kezban anayı yerlerde sürükledi tekme tokat. Yaşını başını almış, evladının derdine düşmekten gayrı gailesi olmayan bir ananın, yüreği isyan eden bir insanın yerlerde tekme tokat sürüklenmesini boş, kayıtsız gözlerle izliyor 80 milyon… Hatta izlemiyor… Zap yapıp geçiveriyor başka hikâyelere…

Veli tek koluyla, tek başına Ankara’nın ortasında duruyor. Arkasından plastik mermi yağdırıyorlar. Yere düşüyor Veli. İki büklüm, kendini koruyacak hiçbir şeyi olmadan… Patır patır patır patır! Plastik mermi yağdırıyorlar Veli’nin sırtına… Sadece işini, itibarını geri isteyen, silahsız, şiddetsiz hak arayan bir adamın üzerine mermi yağdırıyorlar. Türkiye kayıtsız gözlerle izliyor… Hatta… İzlemiyor bile…

Hükümet bir karar çıkarıyor. Yüzbinlerce zeytin ağacının sonunu getirecek bir karar. Tam 7 kez geçirilmeye çalışılan, en sonunda Meclisten geçirilen bir karar. Zeytinlikler sanayi alanı kapsamına alınıyor. Yüzbinlerce zeytin ağacı kesilecek… Sadece binlerce zeytincinin ekmeği değil, gelecek kuşakların ekmeği, nafakası gözü doymaz bir yönetim anlayışının hırsına kurban edildi. Türkiye izliyor… Hatta… İzlemiyor bile…

Karadeniz’de topraktan fışkıran en küçük dereye kadar HES kuruyor şirketler. Devlet, dereleri sebil gibi saçıyor sermayeye…

Pop müzik sanatçısı Tarkan, vaktiyle derelere, Hasankeyf’e olduğu gibi zeytin ağaçlarının yok edilmesine karşı da bir mesaj yayınlıyor sosyal medya hesabından. Koskoca bir bakan, şaka gibi bir açıklama yapıyor bunun üzerine: “Tarkan şarkılarını söylesin, zeytinliği mi var da zeytinle ilgileniyor?”

Türkiye izliyor… Hatta… İzlemiyor… Çünkü “herkes kendi işine, kendi dalgasına baksın” zamanı…

Semih’e, Nuriye’ye, Kezban Anaya, Veli’ye, zeytin ağaçlarına, su kaynaklarına, tarıma, hayvancılığa, doğaya, çocuklara, kadınlara, işçilere… Herkese düşmanca davranan bir devlet, onu ayakta tutan, yaptığı her şeyi sineye çeken, alkışlayan, onaylayan milyonlar olmadan yönetemez… Ama nereye kadar? Hep anlaşılmayı bekleyenlerin kendilerini anlayacak birileri kalmayıncaya kadar belki…

***

Barbaros Şansal yılbaşında yazdığı tweetler nedeniyle Kuzey Kıbrıs’ta kendilerine gazeteci diyen bir grup ihbarcının başvurusuyla derdest edilip Türkiye’ye postalanıvermiş, Atatürk Havalimanında lince uğratılmıştı. Barbaros yazdığı tweetler nedeniyle yöneltilen suçlamalardan beraat etti. Yayınladığı video nedeniyle de 6 ay ceza aldı ancak cezası ertelendi. Yurtdışına çıkış yasağı kaldırıldı. Yani… Yanisi şu… Barbaros çok kısa zaman sonra Kıbrıs’a dönecek, kendisine yapılan hukuksuzluğun hesabının peşine düşecektir. Bundan sonra Allah acısın ona çektirenlere…