Hâlâ “Meclis” demeye dilim varmıyor. Çünkü bir mekân yaratılırken, toplumsal bir talebin karşılığı değilse; hiçbir metrekaresinde imzanız yoksa ve mimarisi, dokusu, tarzı size benzemiyorsa...
Hayatımıza sonradan sızan “Külliye” kavramı gibi; hem dilde hem de zihinde eğreti duran bir dayatma…
***
Son bir haftada saatlerce yaşadım, hem içini hem dışını… Eylemler çok da “kararlılıkla” başlamamıştı önce… Çoğunluk sanki “görünmek” için oradaydı; öğlene doğru evli evine dönüyor, kalabalık çözülüyordu.
Polisin şiddeti, hükümet olarak anılan yapının umursamaz tavrı arttıkça, eylemdeki kararlılık da yükseldi.
Polis ne yapsa, ne etse durduramadı kitleyi… İki kat demir bariyer yerleştirildi, delindi; itfaiye araçları çoğaldı, aşıldı, duvarlar yıkıldı, çevik kuvvet geçildi.
Giderek daha fazla genç gelmeye başladı eylem alanına, daha fazla kadın; sesler daha da gürleşti…
Yani eylem büyümüşse, sendika başkanlarından çok daha büyük “başarı” bakanlarındır! Meclis kürsüsüne çıkarak, dalga geçercesine “biz ne yapıyorsak halkımızın iyiliği için yapıyoruz” diyen ve kendini “Başbakan” gören zatındır.
***
Ne dikkatimi çekti. İlk günün sabahından gece yarısına, ertesi sabaha, yeni bir akşama uyanan basın emekçileri… Ne var ne yok duyurdular ülkeye… Heyecanları, enerjileri, kendileriyle yarışları, hevesleri hiç ama hiç tükenmeden…
Tümüne yakını “özel sektör” çalışanıydı ve sanırım yine tamamının aylık geliri 60 bin liradan az olan emekçilerdi. Deyim yerindeyse, “külliye” içinde eylemcisinden vekiline, Meclis çalışanından polisine kadar en düşük gelire, güvenceye, garantiye sahip kitle onlardı. Örgütlü de çoğu… Sendikalı… Ama sanmam ki ömürleri boyunca “ek mesai” nedir bilsinler…
Ama en çok onlar tuttu hafızayı. En çok onlar çoğalttı gerçeği. Kendilerinin asla sahip olamayacağı imkânlar için verilen mücadeleyi, en çok onlar görünür kıldı.
Çünkü bazen “menfaat” değil, “kavga” ortaklığı vardır hayatta… Ya da kendi yazgına aşık olmak gibi bir mecburiyet…
***
Şimdi çok “kötücül” bir yapı var başımızda ve gitmesi gerekiyor. Ama sonra konuşmamız gereken başka gerçekler de var… Ülkenin kaynaklarının adil paylaşımı gibi… Rant devleti ve dağıtım ekonomisi gibi… Devlet merkezli çıkar bloklarının dokunulmazlığı gibi…
“KTFD” ya da “KKTC” dediğimiz yapı, yalnızca bir siyasal form değil; 1974 sonrası kurulan ekonomik ve toplumsal düzenin adıdır. Sermayesi ganimetle, maaşla, ihaleyle, kayıt dışılıkla ve ayrıcalıkla büyüyen bir düzen…
Bu yüzden mesele yalnızca yönetim değildir. Mesele aynadır.
Ne zaman ki herkes o aynaya bakacak ve karşısında sadece başkasını değil, kendi payını da görecek… Ne zaman ki haklılık kadar sorumluluk da taşınacak… İşte o zaman değişim başlayacak.
O zaman gençler bu topraklarda bir gelecek kurabilecek.
Eğer hâlâ birbirini anlayabilen, hissedebilen, birbirinin acısını taşıyabilen insanlar kaldıysa buralarda…