“Bu gördüğünüz gerçek”

Cenk Mutluyakalı

Sahnede beş kadın vardı.
Kıbrıs’ın tüm dillerinde barışa şarkılar söyleyen beş kadın…
Kıbrıs’ın tüm kimliklerinden…
Kıbrıs’ın tüm güzelliklerinden…

“Bu gördüğünüz gerçek, bir birlikteyiz” dediler, “Biz barışı kurduk, ezgilerimizle, seslerimizle, yüreklerimizle, darısı herkesin başına…”

Niyal Öztürk, Frederiki Tombazou, Umut Albayrak, Maria Konstantinu ve Deniz Tekin o kadar içten okuyorlardı ki şarkılarını…
Gözlerimize bakarak hepimizin…

“Yurdunu sevmeliymiş insan” diyen fısıltılar yüzlerimizi seviyordu.
Neşe Yaşın o özel dizeleri, Marios Tokas’ın o tutkulu ezgisiyle gözlerimiz doluyordu.
“Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından…
Hangi yarısını sevmeli insan…”

***

Yurdumuz Kıbrıs’ın her iki yarısını birlikte sevenlerin, sevmek isteyenlerin, barışı bilinçle, emekle, düşle, umutla, haysiyetle örenlerin sesleri yükseliyordu göğe…
“Annan Planı Referandumu”nun üzerinden 20 sene geçti.
Yeni bir nesil büyüdü…
Yeni kuşakların sırtına yük oldu gelecek belirsizliği…
Yeni çocuklar doğdu, bilinmeze…
Yeni gençler katıldı mücadeleye…

***

Kuğulu Park’ta buluştuk, yine…
Yirmi yıl önce de böyle başlamıştı o tarihi hikaye…
Çoğal çoğala büyümüştü.
Sonrasında derin bir hayal kırıklığı yaşandı ama hiç tükenmedi umut…
Yorulduk belki…
Vazgeçmedik yine de…
Hani denir ya, "Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek, niçin bu noktaya kadar geldik?"

***

Yirmi senedir hiç gitmedi kulaklarımızdan, on binlerin “Kıbrıs’ta Barış Engellenemez” haykırışı…
Yirmi senedir bu seslerle uyuyor, uyanıyoruz …

Öyle romantik bir düş değil barış, bir adanmışlık bu…
İnsanlığa çağrı…

***

O günlerde “Hayır” diyenler, şimdi “evet”le övünüyor, bunun üzerinden siyaset yapıyorlar.
“Referandum” diyorlar ağızları dolu dolu, o referanduma karşı çıktıklarını unutarak.
Niye “Hayır” kararlarını kutlamıyorlar sahi?
Niye anmıyorlar barış karşıtlığında ortaklaştıkları çirkinliği…
Utanıyorlar, mahcuplar, yüzsüzler…

***

Niyal ve Frederiki haklı…
Umut, Maria, Deniz öyle…
“Anlaşma” için imzaya ihtiyaç olabilir ama barış sokakta kurulacak.

Müzisyenler ortak şarkılarıyla barışı haykıracak. Oyuncular çok daha fazla sahneye çıkacaklar birlikte… İş dünyası ortaklıklar yapacak. Gençler, kadınlar birleşecek. Tabana yayıldıkça barış, bu yurt illaki birleşecek… Çok daha fazla müşterek yaratılacak. Milliyetçilik ve hınç kültürü böyle yenilecek. Mülkiyetçilik ve iktidar hırsının böyle geçilecek önüne… Hayatın her alanında bütünleştikçe insanlar, mevsimler böyle değişecek.
“Gelecek belirsizliği” böyle kalkacak ortadan…
“Gel” diyeceğiz yeniden evlatlarımıza, “Barış geliyor, gel ülkene…”

***

Suçlama oyunlarından usandık, düşmanlık sözlerinden yorulduk, hınç siyasetinden daraldık… Milliyetçi saplantılardan, egemenlik yarışlarından, yarım hakikatlerden kurtularak barışa ermek istiyoruz, dünyaya varmak…

Bu ülkeye geri vereceğiz kalbinden çalınan onca nefesi…
Niçin bu noktaya geldiğimizi bilerek…
Yurt sevgisinde birleşerek…


İsias’ta yeni bir yıkımı kaldıramayız

“İsias Ortak Davamız” günü bugün, yine…
Kıbrıs’ın kalbi orada, Adıyaman’da…
Türkiye’deki adalet süreçlerine güvenmek istiyoruz, çok da iyimser olamıyorum doğrusu…
Manzara ortada!
Ne yazık ki Türkiye’de yargı bağımsızlığının hali çok iyi değil.
Hatta berbat!
Ama ortada büyük bir “cinayet” var.
Görmezden gelemezler!

***

“Adalet Yürüyüşü” Lefkoşa’da olmuştu en son…
Yürüyüş güzergahı TC Lefkoşa Büyükelçiliği seçilmişti doğalında…
İşte o yürüyüşe ne Ersin Tatar katılmıştı, ne Ünal Üstel!
Oysa her daim yanında oluyorlar annelerin, kardeşlerin…
Bu kez gitmediler, meşalelerle yürümediler.
Böylesi bir “korku duvarı” örülmüşken, bu “otoriter” yapı karşısında, Türkiye Cumhuriyeti yargısı ne kadar bilimin yolunda yürüyebilecek.

***

Adıyaman’dan 35 tabut geldi; o çürük otel bir ülkeyi cenaze evine dönüştürdü.
İsias Otel’in enkazında en küçüğü 10.5, en büyüğü 16 yaşındaki 25 evladımızın düşlerini bıraktık.
Saniyeler içerisinde kum yığınına döndü bir bina…
Bu bir cinayet!
Tek beklentimiz de adalet!

Cinayetin üstü örtülemez…. Örtülemez çünkü bir ülke ayakta… Cinayetin üstü örtülemez, otuz beş çift göz var orada…

***

Bile bile yaptılar, betondan çaldılar, demirden, hiçbir taşıyıcılığı olmayan bir otel yarattılar… Planlar yok ortada… Denetlemediler, hatta affettiler… O büyük yıkımın ardından gelip bakmadılar bile… Saklandılar… Kaçtılar…

Apartmanı otele çeviren statik hesabın imzacısını da görmek istiyoruz.
Binayı denetleyen mühendisi de…
Otel sahiplerinin yüzünden okumak istiyoruz korkuyu, pişmanlığı, acıyı…

Katiller değil sadece…
Göz yumanlar da hapse girmeli…
Kıbrıs’ın değil Türkiye’nin de umudu bu dava…
Öylesine ibretlik olmalı ki ceza bundan sonra yapılacak her inşaatta anımsanmalı…
Mühendisinden kontrol görevlisine, proje sorumlusundan denetleyiciye kadar herkes görevini eksiksiz yerine getirmeli…
Hep akılda kalmalı bu davanın sonucu…

***

İsias’ta onulmaz bir acıyı hep birlikte yaşadık.
Yeni bir yıkımı kaldırmaz bünyelerimiz…
Bir ülke başlarına yıkılır o zaman…


Mustafa Doğrusöz’ün anısına

Çok güzel bir yüreği vardı, insanın içine dokunan bir kalemi...
Hep uzaklara bakar, az konuşur, güzel dinler, gözlemler, bu dinginlikten alırdı gücünü...


Düşerken, kendi başına kalkmayı bilirdi.

Yoksuldu, bundan hiç utanmazdı.

İstese çok başka bir hayatı olurdu belki, istemedi...

Hep yürürdü.

Uzun yollarda yürürdü, tozlu, puslu yollarda...

Hep yorgun yürürdü...

Şiir gibi akan satırları yürürdü peşinden...

Memleket sevdasıyla yürürdü...

“Buralıyım” diyen bir gururla...

“İyi viski, sıradan meze, güzel insanlar” olarak yazmıştı vazgeçilmezlerini...
...

Herkesin içinde sevgiden yana küçük bir yer olduğuna inanırdı.

Hep gurur duydu, “Terzi Mehmet’in oğluydu...”

İyi ki bu dünyadan geçti, aynı zamanda yaşadık, onu tanıdık iyi ki, onunla birlikte soluduk hayatın bir kesitini...

Çok güzel insandı.