Bu Bir Halk Hareketidir…

Dr Filiz Besim

Türkiye kaynıyor, çok yakında da durulacağa benzemiyor. Bir kongre vesilesiyle Antalya’daydım. Hocalarım, arkadaşlarım Türkiye’nin çeşitli yerlerinden, hep üniversite camiasından insanlarla birlikte. Genellikle Tayyip Erdoğan iktidarına pek inanmamış aydın insanlar. Medyaya uygulanan baskıdan, ‘ben yaptım oldu dayatmalarından’, dünyaya verilen gerçek dışı görüntüden şikayetçi oluşlarına hep tanık olduğum Atatürk’ün izinde gruplar… Hepsinin ortak görüşü gelinen noktanın uygulanan bu baskıcı rejime karşı ‘Bir Halk Hareketi’ olduğudur.
Ve geçtiğimiz Cuma günü öyle güzel bir amaç için döküldü ki insanlar sokağa; Taksim Meydanı’nda ağaçlar kesilmesin, ya da yerinden edilmesin. İşte böylesine kutsal bir amaca bile tahammül edemeyen zihniyet, kendi insanına biber gazı sıktı, onları basınçlı hortumlarla yıkadı, gece yarıları odunlarla dövdü. Türkiye’nin birçok şehri o gece ve ondan sonraki gece uyumadı; tencereler tavalarla sokaklara fırladı genç çoluk çocuk birçok insan. Işıklar yandı söndü evlerde bütün gece… Biz de uyumadık. Kongreciler çocuklarına bir yandan “aman çocuğum dikkat et” derken, yine de “git” dedi. O nasıl bir birikim ki, anneler - babalar çocuklarına o biber gazlı, polisli, dayaklı yerlere “git” diyebiliyordu.

HER ŞEYİ OLDU – BİTTİYE GETİRMEK…

Bir hocama  “peki ama ne istiyorsunuz, sonuçta AKP neredeyse halkın yüzde ellisinin oyunu alarak iktidara gelmiş bir parti. Yani bu anlamda yaşananlar bir ‘Arap Baharı’na benzetilemez, öyle değil mi?” diye sordum.  Hocam şöyle cevap verdi:
“Her şey oldu bittiye getiriliyor. ‘Ergenekon’ adı altında yüzlerce masum insan suçlarını bilmeden yıllardır hapiste. Deniz kuvvetlerinde neredeyse, denizci kalmadı. Kürt sorununda ‘çözdük deniliyor’, kimseye bir şey anlatılmıyor. Kapalı kapılar ardında acaba kime ne peş-keşler çekiliyor? Önce Atatürkçü, dinci tartışmaları yaşandı, körüklendi, provoke edildi. Şimdi ise mezhepler birbirine giriyor. Üçüncü köprüye ‘Yavuz Sultan Selim’ adını vererek aslında zamanında binlerce Alevi’yi katleden bu padişahın adıyla Alevi-Sunni çatışması körükleniyor. İçki yasağına karşı çıkanlara ‘İki ayyaş öyle istedi diye, öyle mi yapacağız’ deniliyor. Peki, ama bu iki ayyaş kim? İnsanların yorumu ‘Atatürk ve İnönü’ olduğu ile ilgili.”
Türkiye’de aydın kesimin bu rejimi benimsemediği kesin. Peki, ama biz bu baskıcı rejimden mutlu muyuz? “Besleme” lafını hangimiz hazmetti?. Ya başbakanımıza kameralar önünde sorulan aşağılayıcı soru “maaşın kaç?”, Bile, bile batırılan ve özelleştirme maskesi altında peş- keş çekilen Kıbrıs Türk Hava Yolları olayını hangimiz sindirebildik?
Ve her şeye rağmen bu rejime evet diyen, yağ çeken; iktidarda kalmak uğruna Kıbrıslıtürklerin yok olmasına çanak tutan, son dönem erk olamayan iktidar hepimizi derin bir sosyal depresyona sürüklemedi mi?

SOSYAL DEPRESYON…

Önümüzde bir erken seçim var. Sosyal depresyon öylesine büyük ki; birçok Kıbrıslı sandığa gitmeyi düşünmüyor. Özellikle Ulusal Birlik Partisi koltuğa sıkı sıkıya yapışmış, bakanlarının ve milletvekillerinin dışında aday bulmakta zorlanıyor. Yine doktorların kapıları aşındırılıyor. Politika üretemeyen az gelişmiş ülkelerin klasik yöntemi: Hasta- doktor ilişkisinden yararlanmak!.. En uzun eğitimi alan bu meslek grubunu peynir ekmek gibi kendi küçük oy çıkarları uğruna harcamak. Bana göre bu seçim belki de bildiğimiz anladığımız anlamdaki Kıbrıslıtürk kültürünün kurtarılması için son şanstır. Eğer siyasi partilerimiz de her şeye rağmen bunun idraki içinde iseler Kıbrıslıtürktoplumuna söz vermelidirler. Göreve geldiklerinin, ilk altı ayında seçim sistemi ve parti iç tüzükleri değişmeli.  Çalışmayan müşavirler ordusuna artık son verilmeli. Bu önemli görevleri yapan insanlar eski görevlerine dönmeli ve üretmelidirler. Partizanlık ve popülizm uğruna sınırlı insan kaynaklarımız tüketilmemeli. Türkiye ile ilişkiler samimi ama kimlikli bir eksende sürdürülmeli. İş başına gelen parti bu düzenlemeleri ilk altı ayda yaparsa yapar, yoksa sonrasında gelecek belediye seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile yine aynı  hamam, aynı tas devam eder.

GÖSTERMELİK DEMOKRASİ…

Yine kongrede sohbet ettiğim İranlı bir meslektaşım ‘’İran’da demokrasi bundan yüz yirmi beş  sene önce geldi. Türkiye’den de önce; bütün Asya ülkelerinden de. Parlamentomuz var, her iki yılda bir seçimlerimiz de, ama işte demokrasi öyle bir şey ki; var demekle olmuyor. Gerek halkın, gerekse iktidarın hazmetmesi gereken çok büyük bir devrim…’’ diyor.
Türkiye’de yaşanan dayatmacı zihniyetin karşısında direnenlere destek veriyoruz. Biz Kıbrıs’ta da toplum olarak bir yerlere varmak istiyorsak eğer, gideceğimiz yol önce kendimizden geçmelidir. Başkalarını taklit ederek değil, özümüzden bir şeyler üretmeli ama illa ki ÜRETMELİYİZ… Sandığa giderek bu topluma son bir kez daha şans vermeliyiz ve siyasi partilerimiz de bu halk için politika ÜRETMELİ…  Yoksa ne halk, ne de siyasi partiler geleceğe hesap veremeyiz. Biz Türkiye gibi kalabalık bir toplum da değiliz; yeniden toparlanmak gibi bir şansımız büyük olasılıkla olmaz.