Boykot, Katılım ve Ötesi

Niyazi Kızılyürek

Sol güçler arasında bir süreden beri devam eden bir tartışmayla seçimlere katılmak mı yoksa boykot etmek mi ikilemine yanıt aranıyor.

Seçime katılmayı önerenler de, boykotçular da kendilerine göre argümanlar ileri sürüyorlar.

Benim açımdan öncelikle bu tartışmayı hangi çerçevede, hangi zeminde yaptığımız ve öncelikli amacımızın ne olduğu önemlidir.

Daha net söyleyecek olursak, Kıbrıs Türk toplumunun başlıca sorunlarının neler olduğunu ve bu sorunlara nasıl çözümler getirmek istediğimizi açıkça dile getirmeliyiz.

Kanımca, Kıbrıslı Türklerin en önemli sorunu, içine yuvarlandıkları nesnel şartlardan kaynaklanan özne olma kapasitelerinin son derece düşük olmasıdır.

Kıbrıs Sorununun 1963 yılının sonundan beri evirilerek geldiği noktaya baktığımızda şöyle bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu görürüz:

-Kıbrıs Rum toplumu iki-toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti devletini tek başına yönetiyor.

-Ülke toprağının %37’si  de Türkiye’nin elindedir.

Bu statüko Kıbrıslı Türklerin siyasi varlığını tehdit etme noktasına gelmiştir.

Başka türlü söylersek, Kıbrıs Rum milliyetçileri Kıbrıslı Türklerin varlığını hesaba katarak siyaset üretmekten çok uzakta seyrederken, Türkiye oluşturduğu tahakküm ilişkileri sonucunda Kıbrıslı Türklerin varlığını büyük oranda ele geçirmiştir.

Kıbrıslı Türkleri görünmezliğe mahkum eden bu statü, Kıbrıs Rum milliyetçilerini pek az, Kıbrıs Tük milliyetçilerini ise hiç rahatsız etmiyor.

Çünkü Kıbrıslı Rumlar adanın kuzeyindeki %37’lik toprak olmadan da varlıklarını sürdürebilirler. Kıbrıs Türk milliyetçilerinin ise Türkiye karşısında ayrı özerk bir siyasal özne olma gibi bir dertleri geçmişte olmamıştı, günümüzde ise hiç yoktur.

Türkiye’nin Kıbrıs’taki diaspora örgütü gibi davranmayı pek benimsemişe benziyorlar.

Bu dert, yani özerk siyasal özne olmak ya da kendi kendini yöneten bir yurttaşlar topluluğu oluşturmak, barışseverlerin ve genellikle solcu Kıbrıslı Türklerin gailesidir.

Seçime girseniz de girmeseniz de, önümüzde duran ve çözüm bekleyen en ciddi siyasi sorun budur! Kıbrıs Türk toplumunun özerk bir özne olma kapasitesine kavuşmasıdır.

Bu “olmak ya da olmamak” meselesidir ve bütün solcuların, demokratların ortak meselesidir. Kıbrıslı Türklerin siyasal irade sahibi bir yurttaşlar topluluğu oluşturmaları “olmak ya da olmamak” meselesiyse, eğer bu konuda hemfikirsek, bundan bazı sonuçlar çıkarabiliriz: Barışsever Kıbrıslı Türkler hangi mercide, mevkide, ortamda veya kurumda bulunurlarsa bulunsunlar, mücadeleleri Kıbrıslı Türkleri özne olarak güçlendirme yönünde olmalıdır.

Bu tarihsel meydan okuma, barışsever güçleri bir yandan federal devlete inanan demokrat Kıbrıslı Rumlarla siyasi eşitliği reddeden milliyetçi Kıbrıslı Rumlara karşı birlikte mücadele etmeye zorlarken, diğer yandan da Türkiye karşısında hem işbirliği hem de gerilim içeren ama her durumda haysiyetli bir duruşu gerekli kılan bir tavır sergilemeye itmektedir.

Açıkçası, Kıbrıs Türk toplumunun folklorik veya etnik bir unsur olarak değil, siyasal bir özne olarak varlığını koruyup güçlendirmesi böylesi zor ve çetrefil bir mücadeleden geçiyor.

Özellikle Kıbrıs Türk sağının banal milliyetçi tavırları yüzünden Kıbrıs Türk toplumunun tam bir yalnızlığa sürüklendiği ve her şeyiyle Türkiye’ye tam bağımlı hale geldiği bir dönemde, sol ve barışsever güçlerin yönlendirici bir etkiye kavuşması çok önemlidir.

Bu bakımdan, sağ karşısında her cephede elde edilecek her başarı önemlidir!

Bu anlam ve çerçevede solun seçimlerden güçlü çıkması elbette çok iyi olur.

Yeter ki, parlamenter solun veya parlamento dışında kalmayı tercih etmiş sol güçlerin, asıl sorunumuzun olan sinizmden arınsınlar!

Maalesef, ayrı istikametlere yönelen ama aynı sonuçlara varan iki türlü sinizm gün geçtikçe sol güçleri daha büyük oranda etkisi altına almaktadır:
 

A) “Yapamayız Be Çocuklar” Sinizmi.

Bu tür sinizm, Kıbrıs Türk toplumu için doğru olanı yapmaya gücümüz yetmeyince, direnme yerine acizliği içselleştirip kötü bir pragmatizme kapılmak ve doğru olanı yapmayı engelleyen güçler karşısında boyun eğmekten kaynaklanıyor.

Başka türlü söylersek, doğru olanın ne olduğu ve neyin yapılması gerektiği biliniyor ama bunu engelleyen güce boyun eğildiğinden, bir yandan doğru olanın adı konulmuyor, öte yandan da yapılması gereken zaten yapılamazmış gibi gösterilip sorumluluktan kaçınılıyor. Böylece, iktidara (Türkiye’ye) yaranmak “doğallaştırılıyor”.
 

B) Hasiktir Sinizmi.

Bu sinizm türünde de acizlik ve imkansızlık içselleştirilmiştir ama bunu dayatan iktidara yaranmak yerine durum teşhir edilir, açık biçimde gözler önüne serilir. Fakat burada da güçsüzlük ve acizlik hakim duygudur. Durumu değiştirmek için bir şey yapılmaz, sadece bunun etrafında mırıldanılıp söylenilir ve rahatlatıcı sloganlar üretilir.

Bu sinizm örneklerinin dışında, güç ve iktidar karşısına özne olma iddiasıyla çıkamayanlar arasında siyaseti ahlaklaştırmaya yönelenler ve “Temiz Kalma” püratinizmine kapılanlar da vardır.

Kendini realiteden sakınan, temiz kalmaya odaklanmış grup veya kişilerde görülen bu eğilim, ortaya dogmatik/sekter bir durum çıkarır. Haklardan ve haklı olmaktan söz ederler ama sorunların çözümüne gelince, çözümü imkansız kılan komplo teorileri ve analizlere başvururlar. Ve böylece acizliğin hüküm sürdüğü ortamın devamına katkı sağlarlar.

Kanımca en önemli sorunumuz bu tutumlardır ve Sol’un bu sinik hallerden arınmasıdır...