Boşnak göçmenlerin evladı olan Anita Karabasiç: “Savaş gene de gelip beni buldu…”

Sevgül Uludağ

Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı BIRN’den Azem Kurtiç, Boşnak göçmenlerin evladı olan Anita Karabasiç’in hayatını sanata adamasını anlatıyor: “Savaş gene de gelip beni buldu” diyor Anita, kendisi savaşa hiç tanık olmadığı halde… Soykırımın on aşamasıyla ilgili bir sergi hazırlayan ve ayrıca Prijedor’da öldürülen çocuklar anısına bir anıt yaratan Anita Karabasiç, Bosna’dan saklı hikayeleri sanatı aracılığıyla anlatmayı seçmiş…

BIRN’de 11.2.2026’da yer alan Azem Kurtiç’in konuyla ilgili yazısını, okurlarımız için derleyip Türkçeleştirdik. Yazı şöyle:

***  Anita Karabasiç, 1995 yılında Hollanda’da dünyaya gelmiş – bu tarih, Bosna-Hersek savaşının bitmesinin hemen sonrasına rastlıyor. Annesiyle babası o doğmadan iki sene önce, Bosna-Hersek’in kuzeyindeki Prijedor yakınlarındaki Kozaraç’tan göçmen olarak gitmişler Hollanda’ya ki bu bölge etnik temizlikten çok ağır biçimde nasibini almış.

***  Batı Avrupa’daki pek çok Boşnak göçmen çocuğu gibi Karabasiç de diller, ülkeler, tarihler arasında büyümüş, tanık olmamış olduğu bir geçmişi taşımış hep, bundan hiçbir zaman tümüyle kaçamamış…

***  “Hayatım boyunca insanlar bana hangi ülkeyi kendi ülken gibi hissediyorsun diye sordular” diyor. “Gerçekten de bu soruya nasıl yanıt vereceğimi bilmiyorum” diyor. Doğup büyüdüğü yer Hollanda çünkü. Bosna ise annesiyle babasının geldiği ülke ve küçük bir çocukken, her yaz tatilini bu ülkede geçirmekteymiş. Sonraları Avusturya da bu coğrafyanın parçası olmuş çünkü ailesi Hollanda’dan Avusturya’ya taşınmış. Üç ülke, üç dil ve kendisine miras kalmış olan bir savaş sözkonusu: Sonraları onun sanat çalışmalarına esin kaynağı olacak olan bir savaş…

***  İlk öğrendiği dil Boşnak dili olmuş. Sonra Hollanda dili olan Flemenkçe’yi öğrenmiş okula başlayınca… “Benim dört-beş yaşlarında çekilmiş videolarım var, bu videolarda Boşnakça’yı su dere konuşuyorum” diyor. “Ancak şimdilerde Flemenkçem çok daha güçlü… İlk en kayda değer hatıralarım da Flemenkçe…”

***  Hollanda’da büyürken büyük ve görünmez bir toplumun parçası imiş. Eski Yugoslavya’dan gelenler, ülkedeki en büyük göçmen gruplarından biri oldukları halde, kolaylıkla uyum sağlamışlar. “Bizler Batılılar’a benziyoruz. Onların aksanlarını da kolaylıkla kapıyoruz. Bizi gerçekte farkedemezsiniz” diye anlatıyor.

***  Onun durumunda entegrasyon aynı zamanda sessizlik anlamına gelmiş. Annesiyle babası Bosna’daki savaştan ancak parça parça bahsediyorlarmış. Yer isimleri. Genel bilgiler. Detaya girmiyorlarmış. “Çok tarihsel bir şey gibi geliyordu hep” diyor Anita. “Sanki de uzak bir geçmişten şeylerdi bunlar ve pek az insan hatırlıyordu bunları sanki de. Ve ben ilk kez bunların üstünde durup düşündüğümde 13 yaşındaydım… Savaşın yalnızca 13 sene önce sona ermiş olduğunu farketmiştim o yaşta. Geçen süre o kadar da önemli değildi…”

***  Uzun yıllar boyunca Karabasiç için Bosna’nın anlamı yaz tatilleri, aile ziyaretleri ve tam olarak tanınlanmamış kökenler anlamına gelmiş. 2020 yılında bu değilmiş. O yıl Srebrenitsa’da yaşanan soykırımın 25nci yıldönümü imiş. 1995’in Temmuz ayı ortalarında 8 binden fazla Boşnak erkek ve oğlan çocuğunun sistematik biçimde öldürüldüğü bu olay, medyanın yeniden ilgisini çekmiş ve 1992-95 yıllarında yaşanmış olan Bosna-Hersek savaşı, medyada yeniden gündem olmuş.

***  Gazetelerde çıkan yazıları okurken, Emir Karabasiç adına rastgelmiş ve bu soyadı onun derhal ilgisini çekmiş… “Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Kendi soyadımı önümde görünce araştırmaya başladım” diyor. Araştırmaları onu eski Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi arşivlerine götürmüş. Bu mahkemeye çıkarılıp yargılanan ilk şahıslardan birisinin annesiyle babasının gelmiş olduğu Kozaraç’tan olduğunu farketmiş. “Çok küçük bir yerdir” diyor. “Resmi olarak bir kenttir ama aslında tam bir köy gibidir. Ve bir anda uluslararası adaletin merkezine oturmuştu bu yer…”

***  Aynı yaz mevsiminde, ailesiyle birlikte Bosna’ya gitmiş. Ağustos ayıymış ve 1992’de kampların kapatılmasının anma toplantıları varmış. İlk kez Omarska ve Trnopolye’yi ziyaret etmiş. Buraları Boşnak Sırplar’ın idaresinde, Sırp olmayan etnik gruplardan insanların hapsedildiği, işkence gördüğü ve çoğu zaman öldürüldüğü meşhur kamplarmış. Bu eski kamplarda bir karşılaşma ona çok zor gelmiş… “Bir an var ki, o anı asla unutmayacağım” diye anlatıyor. “Bir adam yere çömelmişti ve çocuk gibi ağlıyodu… Boşnak erkeklerin bu şekide duygularını göstermiş olduğunu neredeyse hiç tanık olmamıştım” diyor.

***  Eski “Beyaz Ev”in (Bijela kuça) olduğu analda, Omarska yakınlarında buradaki tutukluların ve kurbanların isimlerini görmüş. Arşivlerde karşılaşmış olduğu Emir Karabasiç’in ismi de onlar arasındaymış. “Tuhaf biçimde herşey bir araya gelmiş oldu böylece. Araştırmalarım, bu yer ve bunların ailemle bağları” diyor. İşte o zaman başka bir şey hissetmiş: Derhal harekete geçme isteği… “Orada çaresiz hisseder insan” diye anlatıyor. “Ancak ben şöyle düşündüm: Benim işim sanattır. Benim katkım da bu olacak…”

***  O günlerde tam da sanat ve dizayn konusundaki mezuniyet projesini hazırlamaktaymış. Ödevini son teslim tarihi onu, düşünceden eyleme geçmeye zorlamış. Bunun sonucunda seramikten yaptığı bir anıt olmuş – ilk bakışta bu anıt son derece sıradan görünüyormuş, son derece zararsız gibi duruyormuş. Oysa bu anıt, Prijedor kentinde öldürülen çocukların anısına dizayn ettiği bir anıtmış. Bu konuda siyasi baskılar sonucu, bu çocuklar uzun süre anılmamış. Oradaki savaşta 102 çocuk öldürülmüş ancak yerel yönetim onlar anısına bir anıt yapılmasını kabul etmemiş. Yine de evlatları öldürülmüş olan aileler, her 31 Mayıs'ta’bir araya gelerek kollarına beyaz birer pazubant takıyorlar, çocuklarını anmak için…

***  Ancak Anita’nın anıtı daha farklı. “Bir anıta benzemez bu anıt” diyor. “Eğer dışarıya koysak, kimse ne olduğunu anlamayacak. Ancak bunu bilmesi gerekenler anlayacaktır… Bu tıpkı burnularının dibinde bu çocukların isimlerinin belgelenmesidir” diyor. Kastettiği şey, savaş suçlarını çoğunlukla inkar eden Prijedor’daki Sırp liderliği ve yerel yönetim… “Eğer bunu bastırırlarsa, siz de başka bir yöntem bulursunuz bunu sergileyecek” diye anlatıyor.

***  Anita’nın çalışması, ailesiyle de bu konuları konuşabilme yollarını açmış. “Annem daha çok bahsetmeye başladı savaştan” diyor. “Savaşta olan bir şey hakkında bir makale görse, durup bana izah ediyordu neler olduğunu. Onda bana açılma isteği ortaya çıktı böylece” diyor. Ancak babası çoğunlukla sessiz kalmaya devam etmiş. “Hiçbir zaman bana sanatımla ilgili herhangi bir geri bildirim sunmadı babam” diyor. “Ancak bir anma toplantısında, onun başkalarına benim sanat eserlerimi izah ettiğine tanık oldum, bana değil ama” diyor. Bu çelişkiye gülümsüyor ve “Bayağı Balkanlı bir babam var” diyor.

***  Hollanda’da Srebrenitsa soykırımının 30uncu yıldönümü nedeniyle Hollanda’da açılan bir sergide bir başka projeye imza atmış Anita ve Kozaraç ile Prijedor üzerine odaklanmış. Hollanda Ses ve Vizyon Enstitüsü arşivlerini kullanarak, Srebrenitsa dışındaki yerlerden – ki bu yerler hiçbir zaman soykırım yerleri olarak yasal biçimde tanınmamışlar – materyal arayıına girmiş – bu materyal, soykırımın çeşitli aşamalarını gösteren materyal imiş.

***  Onun kavramsal çerçevesi, Gregory Stanton tarafından geliştirilen “Soykırımın on aşaması”na dayanıyormuş. Bosna-Hersek savaş sonrasında buna 11nci aşama da eklenmiş. Radyo yayınlarından televizyon filmlerine ve haberlere kadar, her bir aşama için çeşitli parçaları toplamış: Sınıflandırma, sembolize etme, insanlıktan çıkarma, örgütlenme, kutuplaştırma, hazırlık, kovuşturma, yok etme ve inkar… Ancak bunları belgeler olarak sunmak yerine, bunları tığ işi parçalara dönüştürmüş ki bu tığ işi danteller, Boşnakların evlerinde hep varmış…

***  “Bu öyküler her yerde vardır ancak onlar dikkatinizi çekmez” diyor. “Tıpkı tığ işi örtüler gibi… Onlar her yerdedir ancak görünmezdirler…”

Her bir tığ işindeki desen, soykırımın bir aşamasını temsil ediyormuş. Bazıları çok belirginmiş, örneğin Beyaz Ev kamp binasının silueti gibi. Diğer tığ işi sanat eserleri kodlanmış. Yok etme aşaması için bir deri ceket motifi kullanmış. “Omarska’da bir ceket vardı etrafta dolaştırılan” diyor. “Kampta işkenceye götürülenler bu ceketi giyiyorlardı, böylece işkencede yiyecekleri dayakları hafifletebilirdi bu deri ceket” diyor.

***  Bu öyküyü, Dusko Tadiç adlı Omarska ve Trnopolye kamparından bir gardiyanın mahkemede çekilmiş bir fotoğrafıyla birleştirmiş – bu gardiyan işlemiş olduğu savaş suçları nedeniyle 20 yıl hapse mahkum edilmiş ve sözkonusu fotoğraf da Nisan 1995’te, Anita doğmadan iki gün önce çekilmiş. Bu adam fotoğrafta deri bir ceket giyerken görülüyor. Aynı ceket hem işkenceciyi, hem kurbanı, hem de hafızayı birbiriyle bağlayan bir sembole dönüşmüş.

***  Anita’nın projesi kapalı bir sanat çalışması olarak değil, genişleyen bir arşiv olarak dizayn edilmiş. Sergiyi gezenler bu çalışmaya başka kentlerden ve başka kamplardan kendi öykülerini ekleyebiliyormuş. “Bu, bir protesto eserine dönüşebilir” diyor… “Resmi olarak varolmayan bir şey için bir tür kanıt kolleksiyonu” diye anlatıyor.

***  O günden bu yana, soykırımla alakalı çalışmalar, onun profesyonel hayatının çoğunu kaplamış durumda… “Tüm senem soykırım, soykırım, soykırım diye geçti” diye anlatıyor. “Tabii kendime bunu yapan da benim elbette… Ama sanırım ki bundan sonra bir molaya ihtiyacım olacak. Belki o zaman ormanlarla ilgili bir çalışma yapabilirim” diyor. Gülüyor, sonra düşünüyor: “Bosna’daki ormanlar bile oradadır, mayınlar nedeniyle… Avrupa’nın el değmemiş son ormanlarına el değmemiş çünkü mayınlar nedeniyle insanlar buralara giremiyor” diye anlatıyor.

***  İkinci kuşaktan gelen bir insan olarak, bu mirasa sahip çıkma ve tarihsel gerçekleri paylaşma sorumluluğunu kavrıyor. Ancak bunu bir görev olarak tanımlamıyor, daha çok bir dürtü olarak adlandırıyor. “Bu konuyu hiçbir zaman sorumluluk olarak düşünmedim. Daha çok yapmazlık edemeyeceğim bir şey olarak düşündüm…” diyor.

***  Bu dürtü, diasporadan pek çok Boşnak gencin paylaştığı birşey. 2024’te Bosna’da düzenlenen bir yaz okulunda Anita kendini benzer kökenlerden gelen bir grup genç kadınla birlikte bulmuş ilk kez. “Annelerimiz, babalarımız hakkında konuşabiliyorduk, Boşnak olmayan ve ne olduğunu anlayamayan partnerlerden konuşabiliyorduk, herşeyden konuşabiliyorduk. Paylaşılmış dramlarla birbirimize bağlandık” diye anlatıyor. İkinci kuşağın hem her yere, hem de hiçbir yere ait olmadığını anlatıyor, “Her ikisi de geçerlidir” diyor.

***  Anita Karabasiç için sanat, çelişkilerin buluştuğu alandır: Hafıza ve mesafe, tarih ve gündelik yaşam, kişisel ve politik olan… Dekoratif bir şey değildir bu. Araştırmacı, hatırlamacı ve sessiz biçimde dirençli bir şeydir. “Spomenik” diyor, Boşnakça bir sözcük kullanarak “anıt” için. “Anlatıyı değiştirmeniz gerekir. Bazı yerlerde savaş suçlularının kahraman oldukları, kampların da transit geçiş merkezleri öğretiliyor çocuklara” diye anlatıyor. “Benim çalışmam ise neler olup bittiğini belgeleyerek bunu geriye itmeye çalışıyor” diyor.

***  Herhangi bir sorunu çözme iddiasında değil. Yanıtlar da ortaya koymuyor. Bunun yerine bir zamanlar saklı olan ve ama artık ortadan yok olmayı reddeden objeler yaratıyor. “Ben savaştan sonra doğdum” diyor. “Ama yine de savaş gelip beni buldu…”

https://balkaninsight.com/2026/02/11/the-war-found-me-anyway-child-of-bosnian-refugees-turns-life-into-art/

(BIRN’de 11.2.2026’da yayımlanan Azem Kurtiç’in yazısını özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).

Anita Karabasiç

Prijedor'da öldürilen çocuklar anısına Anita'nın hazırladığı anıtı inceleyen bir ziyaretçi