BOŞLUĞA ATLAYIŞ

Dilek Karaaziz Şener

Acı ve hüzün bulutlarıyla sarmalanmış bir haftayı daha geride bıraktık.

Böylesi acı yüklü bulutların arasından sıyrılıp kendi yaşamıma dönmem ve sanki hiçbir şey olmamış gibi nefes alıp, rutin içinde uğraşlarıma sarılmam oldukça zaman alıyor.
Önümde duran işlere baktıkça, az önce gazete sayfalarında, televizyon ekranında ve sosyal medyada yüzlerindeki gülüşlere tanık olduğum o genç insanların, şu an için, klavyenin harflerine parmaklarım dokunduğu anlarda yok olduklarını ve artık nefes almadıklarını düşünmek yüreğimin içindeki sızıları ve ruhumdaki fırtınaları iyice derinleştiriyor.
Böylesine acımasız bir dünyanın yine “bir dünya” olaylar ve acıyla yüklü, adına “kader” denilen coğrafyalarında kaybolmaya ve yazılan her şeyin içine anne olduğumu düşünerek gömülmeye devam ediyorum.
Coğrafya, insanın doğduğu bir başlangıçtır ve fakat gelin görün ki başladığınız yerde “son” bulmanız gibi bir sonuca gitmiyorsunuz her zaman…
Mario Levi’nin Size Pandispanya Yaptım adlı kitabını okurken çıkardığım şu sonuca takılıyım uzun zamandır: Evet, İbn-i Haldun’un da dediği gibi, ‘coğrafya bir kaderdir’ ve hepimiz bu kaderle dünyaya geliyoruz. Büyüyoruz ve yaşıyoruz. Son denilen an gelip çattığında, kaderin coğrafyasında büyüyen belleğinizle de nefesinizi veriyorsunuz. Bazen doğduğunuz yerden çok uzaklardadır o kaçınılmaz son, bazen de tıpkı nenem gibi, doğup büyüdüğü ve ömrünü evin gancellesine bakarak, “oğul” hasretiyle tükettiği, aynı köydedir. Levi der ki: “Ülke sınırları değişebilir; ancak, coğrafya hakikattir.”

***

Geçen haftanın acılarında, o bir avuç gencin, yaşadıkları şehirden/şehirlerden çok uzaktaki bir “coğrafya”nın hakikatiyle, gözlerimizin önünde yaşamlarının elinden alındığına tanıklık ettiğimizde, Camus’nün postmodern yaşamının acıyla örülü bulutlarına yeniden takılı kaldım. Her yaşadığımız süreç biraz daha “acı” bulutları örmekte yaşamlarımıza… En önemlisi de coğrafyaların “kader/ler”ine yeni yok oluşlar eklenmekte…
İnsanlık, hakikatlerin gölgesinde bunca acıyı hak etmek adına ne gibi bir “günah”ın kollarında büyütmüştür “medeniyet” denilen tarihini?!
Hepimiz, doğduğumuz coğrafyanın izlerini, yani geçmişin kalıntılarını taşıyoruz yeni coğrafyalarımıza ve yaşıyoruz onların gölgelerinde…
Coğrafyanın kaderi, toprağında hüküm sürmek “tutkusu”nda olan iktidarlar tarafından yazılır ve doğan her birey de kolektif belleğiyle doğar. Kişisel belleğinin denk geldiği zamanın izlerini depolar; hem aklına hem de ruhunun derinliklerine... Beden zaman içinde başka diyarların evsizliğinde kendi yolunu bulmaya çalışırken de bir şekilde kaderi olan coğrafyanın izlerinin kendini takip ettiğini görür, yaşar ve gün gelir kolektif dağarcıktan çıkan bir söz, bir sahne veya tek bir eşyayla dalar sorgulama sularına... Hepimiz geçmişin yüklerini taşıyoruz omuzlarımızda ve yaşadığımız coğrafyalarda…

***

Suruç’un çocuklarına giden çocuklar adına ki artık hepsi bir boşluğun kanatlarına takılarak bakıyorlar bize, aklımıza kazınan soru ise şu: Bunca masum çocuğun ölümüne tanıklık eden bizler bir “suçlu” arıyor muyuz? Bu suçlu “coğrafya” mı? Yoksa “kader” mi?
Aklıma takılan soru silselesinin tıpkı boşlukta asılı kalan “çocuk ruhları” gibi içime de bir boşluğu zerk ettiğini hemen söylemeliyim.

***

Yves Klein 1950’lerde ününün bir kısmını görünmez resimler satmakla sağlar. Bununla da kalmayıp keşişlerin havaya yükselmeyi bildiğini ve kendisinin de o noktaya gelebileceğine inanır. Halbuki o görünmez noktada, ki hepimiz bunu Nirvana’ya erişmek olarak biliyoruz, aslı kalan ruhların “kader” denilen ağlarını örmüş coğrafyalardan yaşam hakları elinden alınanların durduğunu düşlemlerim, her zaman… Gün gelecek ve bir güruh “günahsız insan” dünyanın coğrafya denilen kaderinden başımıza boca edilip (topluca hem de, tıpkı öldükleri gibi), her yanımıza acı, kader, yaşanmamışlıklar, uzuvlar, kan ve sorularla dolu bir kaosu hediye edecek. İnsanlığın kendi kendine en büyük armağanı “acı” ve “zulüm” değil midir, zaten?
Günlerdir fotoğrafın bir de arkasında yazılanları çevirip okumaya çalışıyorum ve şu soruyu soruyorum: Elinde silah taşıyanların, avuçlarının arasında ve bedenine bomba sarılı olanların hayatta hiç mi oyuncakları olmamıştır? En son kim, nerede onlar için kitap okumuştur veya hangi kitabın kapağını kendileri için açıp okumuşlardır?
Klein’in sanat adına atladığı boşluğun içinde yüzüyor günümüz insanı… Yanında coğrafya denilen kader ağları, acıyla sarılı bedenlerinin kaybolduğu bulutlar, ruhlarındaki kan lekesi, savaşın kokusu, insanlığın insanlığa yaptığı zulümlerin ana başlığı ve yok olan onca hayalin renkli gülüşleri toprağın tozuna, dumanına ve kokusuna kazınıyor.
Yeni bir soruyu boşluğa bırakıyorum: Her şey tesadüften mi ibaret?
Soruyla birlikte Klein’in meşhur Boşluğa Atlayış fotoğrafına yeniden bakıyorum. Uzayın ressamının boşluğa kendini nasıl savurduğuna dair hayranlığımı sanki fotoğrafı ilk kez görmüş gibi hayranlıkla izliyorum. Sonra aklıma fotoğrafın ardındaki sahnenin gerçekleri geliyor. Aslında sanatçı boşluğa atlarken aşağıda onu, güvendiği bir grup judokanın gerdiği branda beklemektedir. Söz konusu ağı, görüntüden çıkarmak için fotoğrafçıların fotoğrafı manipüle etmesini sağlar. Gizlilik yemini ettirir. Kasım 1960 Pazar günü, Klein’in boşluğa atlayış fotoğrafı izleyene gerçek bir hayranlık etkisi sunmak adına, altında gerili branda olmadan yayınlanır.

***

Keşke, geçen haftanın Suruç çocuklarının elimizde kalan son fotoğraflarına ve görüntülerine bakarken de acı anını silmek bu kadar kolay olabilseydi. Tüm bunları silebilsek bile coğrafyanın kader yazıcılarının, çocukların gülüşlerini çalmak için ruhlarına kazınan “iktidar” adı verilen lekeyi silmek o kadar kolay olmayacaktır. Yine de barışın her ne kadar acının kokusu sinse de üzerine, umut dolu yarınları gölgelememek ve içimdeki boşluğun sancılarına dindirmek adına, yapabileceğim tek şey çocuğuma kitaplar okumaya devam etmek olmalı fikrindeyim...
Uzun sözün kısası elimizdeki fotoğrafların arkasını çevirip baktığımızda boşlukta asılı “gerçek” hikâyenin ara satırlarını okumak mümkün olacaktır.

***

Her ne kadar dünya “acı”nın kaderiyle örülü bulutlara sarılı bir kozanın içinde olsa da ne gündüzünüzden ne de gecenizden “yasemin kokusu” eksik olmasın.
Mutlu ve huzurlu bir Pazar sizlerle olsun…