Bizden öç alıyorlar

Cenk Mutluyakalı

Bugün için başka bir makale yazıyordum.
O telefon geldi...
Ve rengi değişti sözcüklerin, hissi değişti...
Bir salgının kıyısında nasıl birbirimize yanaştığımızı anlatacaktım, hırslarımızla nasıl yüzleştiğimizi; milliyetçiliğin sınırlarını örterken “kutsalların” nasıl yıkıldığını, “güç” kavramın nasıl evcilleştiğini...

*  *  *

O telefon geldi.
Çok zoruma gitti.
Bir duvarın kenarına çöktüm ve eşşek kadar adam saklanarak ağladım.
Sinir boşalmasıydı belki, bilemedim.
Onsekiz yaşımdan beri yaşadığım onca telaşı, emeği, sızıyı, özlemi, gülüşü, umudu, kırıklığı anımsadım; ayla güneş arasında merdanelere kattığımız onca yüreği... Dürülmüş anıların nefesiyle iç çektim, ağrılarımı ve yoksunluklarımı soludum...

*  *  *

Otuz sene oldu ömrümüzü törpülüyoruz, gazetecilikle...
İlk kez kendimi bu kadar çaresiz, güvensiz, haksızlığa uğramış, ilk kez bu kadar yalnız hissettim.
Hani falakaya yatırılmış bir yetim gibi kaldım adeta...
Çok daha zor günler gördük, yenilmedik, yine de yenilmeyiz umarım...
Yalanın böylesi kılık değiştirmesine öfkelendim belki... Belki saflığımıza, aptal yerine konmamıza...

*  *  *

Gazetecilik hele özelde “geçim derdi”dir en fazla... Severseniz, katlanırsınız. İnsan çoğaltır, ömrünüzden ömür tüketir, hayata notlar düşer, avunursunuz. Bir anda dibe batırılır, bir anda göğe çıkartılırsınız.
Kimi övdüğünüze ya da kimi yerdiğinize göre değişir tepkiler. Her kaşıdığınız hakikatla midenize kramp girer.
Kendi derdindedir herkes, siz, geçim derdinize yanarsınız..

*  *  *

Kirlenirsiniz...
Çünkü çirkef yatağıdır ortalık...
Yine de direnirsiniz...
Yüzsüzlüğü ve kalleşliği tanır, piçliğin ve kaypaklığın allahına tanıklık edersiniz.

*  *  *

“Özel medyaya destek yok” dedi bir müsteşar, “size karşı mahcup olduk.”
Yok canım!
O masalardan kalkıp giderken, yaşamak sızısı olmayacak sizin boyunlarınızda, o koltuklarda da bizler olmadığımıza göre...
“Resmi Gazete”de eksik bir satırız hepsi hepsi...

*  *  *

Biz bize kalacağız yine günün sonunda... Sesler susacak, gölgeler ve suretler kaybolacak, biz bize kalacağız, gazeteciler, medyanın derbeder emekçileri... Günü, geceyi, ömrü sevdalayanlar... O ortak sofraların insanları... Hani bebeklerimiz kucaklarımızda, doğumu paylaştıklarımız... Ufacık sevinçlere omuz yasladıklarımız.
“Paramız yine yok” diyeceğiz, göz göze...
O gözler size bakmayacak.
Siz o gözlere bakamayacaksınız.

*  *  *

Bu uyduruk devlete hiç inanmadım ben!
Göstermelik çoğu, yalan, eğreti!
Öylesine bir “oyun”...
Ağladım, lanet ettim, ne varsa...
Gözümün önüne geldi başka hiçbir geliri, geçimi, işi olmayan arkadaşlarım...
Küfrettim...

*  *  *

Öç alıyorlar bizden öç!
Çünkü her sabah onlara ne kadar yüreksiz, adaletsiz, kifayetsiz olduklarını anımsatıyoruz.
İradeleri olmadan nasıl ezildiklerini bağırıyoruz onlara, her sabah...
Bize bakıyorlar ve kendi iktidarsızlıklarını görüyorlar. Eğilip büküldüklerini hatırlıyorlar, bize baktıkça...
Kendi yalanlarını, tutarsızlıklarını, ayıplarını işitiyorlar.
Öfkeleri bu!
Öyle sanıyorlar ki bizi yok ederlerse o aynaları kıracaklar.
Yüzleşmeyecekler artık!
Kendilerine kızıyor, aynalara saldırıyorlar...

*  *  *

Yerimden doğruldum.
“Yanınızdayız” diyen telefonlar geldi sonra, peş peşe...
“Ne yapabiliriz” diyen...
“Yardım edelim” diyen...
“Yalnız değilsiniz” diyen...

*  *  *

Yüzümü yıkadım...
“Yıkanacak bir yüzün var” dedim kendime...
Aynaya baktım, hiç utanmadan...