Birkaç nergis soğanı

Cenk Mutluyakalı

70’li yıllarda doğan çocuklar, 30'lu yaşlara kadar sadece adanın kuzeyini bildiler.

Yeni bin yılın çocukları bu nedenle şanslı…

Ledra Caddesi’nden güneye yürüyebildi iki binlerde doğan çocuklar, Limasol’a da gitti, Baf’a da. Larnaka’dan dünyaya uçtu.

Hepsi değil elbette…

Velhasıl adanın öbür yarısını gören çocuklar büyüdü şimdi.

Ama hepimiz için şu ortak gerçek değişmedi: Kıbrıs’ı hep “bölünmüş” yaşadık.

Adanın bölünmemiş hâllerine tanıklık eden kaç kişi var hâlen hayatta?
Hiçbir yerde, hiçbir barikat olmadığını anımsayan...
“Yeşil Hat”ın 1963’te çekildiğini düşünürsek…

***
Hep “Çocuk Bayramı” olarak kutladığımız 23 Nisan, 23 yıl önce hepimize bambaşka bir heyecan yaşattı.
Barikatlar yerinden söküldü.
Geçişler başladı…
İnsanlar birbirine yeniden bakmayı öğrendi.

Siyasal sıkışmışlık, toplumsal basınç ve uluslararası gelişmeler bu sonucu dayattı.

O gün, bugün, aslında Kıbrıs’ın “iki kesimli” gerçeği daha iyi anlaşıldı.

Çünkü bir yerlere gitmek ama mutlaka “geri dönmek” var sonunda…

Sanırım herkesin sessizce kabullendiği gerçek şu:“Bir daha kimse, eski malına, mülküne, evine dönmeyecek…

Ama bu demek değil ki mülkiyet hakkı teslim edilmeyecek ya da sorun çözüldü…

***
Kıbrıs’ta bir “çözüm” iki kesimli olacak; yine kuzeyde bir toplum, güneyde diğeri…
En azından geçiş süreci böyle…

Yine de tek bir uluslararası kimlik olursa bağlanacağız dünyaya…

Neyse…
23 Nisan'ın konusu 23 yıl önce yerinden devrilen barikatlar…
24 Nisan'ın konusu yitirilen “Birleşik Kıbrıs” imkânı…
Yani Annan Planı referandumu.
Düşünsenize, 22’nci yılına girecektik ortak bir devletin…

Kim bilir ne sancılar yaşanacaktı ama hiç şüphe duymuyorum, dünyanın en özel adalarından birinde, üzerimizdeki o ağır belirsizlik, karanlık, iradesizlik yükünden kurtulacaktık.

***
Yeniden geçişlerin başladığı ilk haftaydı. Limasol’dan anne babamın bir yakını bana ulaştı.

Bir arkadaşını barikattan almamı ve Çatalköy’e, doğup büyüdüğü çocukluğunun evine götürmemi istiyordu.

Ertesi gün Ledra Palas’ta buluştuk.

Çatalköy’e sürdük; meydanda park ettim, yürüyerek gittik evine ve her sokağı hatırlıyordu… Lise son sınıftaydı sanırım, evinden ayrılmak zorunda kaldığında…

Çatalköy’deki evde Türkiye’den gelen bir aile kalıyordu… Bir adam vardı bahçede, durumu anlatmıştım.
Bu evde büyüdü, kendi evleri…

Ne dramatik bir soruydu o günlerde yüzleştiğimiz: “İnsan bir yabancı gibi nasıl çalar kendi evinin kapısını?
Ya da… “Kim bu eve ait… Giden mi kalan mı?

***
Evin içine girmiştik; bir şamdan görmüş, ağlamaya başlamıştı kadın...
Meğer ninesinden kalmış…

Bunu versek mi?” dedim evdeki adama…
Epeyce eskimiş, üç mumlu zarif bir şamdandı…
Satarım” dedi adam.

Öfkelenmiştim.

Kıbrıslı Rum dostumuz sanırım anlamıştı, döndü, yürüdü, bahçeye çıktı.
Bahçeden birkaç nergis soğanı söktü.
Geriye döndük.

***
Her gün birer birer yaşamdan göçüyor bu adanın güneyli, kuzeyli göçmenleri, doğdukları evleri sayıklayarak.

Bir yandan da “biz burada doğduk” diyenler kırklı yaşları geçtiler, Yeşil Hat’ın iki yanında…

Ne savaşın içindeyiz artık ne de gerçek bir barışın… Arada bir yerde, geçmişle gelecek arasında asılı.

Geçmişi geri alamayız ama geleceği birlikte kurabiliriz.
Umarım bugünün çocukları bunu başarırlar.