BİR İNSANIN HAYATI

Neşe Yaşın

Pandemi döneminde şunu anladım; insanın başka insanlardan gelecek fiziksel enerjiye ekmek, su kadar ihtiyacı var. İnsanlar arasında genelde yanlış iletişim vardır, birbirlerini yorar ve üzerler diyebilirsiniz. Bence buna bile ihtiyacımız var. Bu etkileşim bizi diri tutuyor çünkü.

Her an yenisi gelebilecek kapanma dönemlerinden sonra en çok aranan boşanma avukatları ve terapistler olmuş. Geçmişte şöyle sürüyormuş bazı evlerdeki yaşam; herkes kendi işinde gücünde, sosyal hayatındaymış, başka insanlarla çevrili olmak aynı evde yaşamak zorunda olan insanlar arasındaki gerginliği törpülüyormuş, bunalınca kaçacak bir dışarısı varmış en azından. Şimdilerde aile içi bunaltılardan kaçış yolu sosyal medya. Elde bir akıllı telefonla sürüyor kaçış. Bir yalan dünya orası, bir illüzyon alanı. Diğer yandan insanın pek çok ihtiyacını karşılamak için tasarlanmış. İçine dalındı mı çıkılamıyor bir türlü.

Gerçek bir iletişim bedenden bedene akan bir enerji oysa. Hep söylemişimdir metropolleri severim diye. Bazı kalabalıkların enerjisi nedense çok iyi gelir bana. Her türlü sürpriz, her türlü karşılaşma vardır oralarda. Tanımadığın, adını bilmeyen insanlar arasında olmanın türlü türlü etkisi vardır. Yalnızlaşma ve yabancılaşmadan söz edilir ya; benim için özel bir yanı vardır bunun. Evdeki yabancılaşmadan farklıdır kalabalık içindeki yabancılaşma, her an biriyle tokuşma potansiyeli taşır çünkü.

Bu dönem hayatın tatlı sürprizlerinin azaldığı bir dönem oldu hepimiz için. İç karartıcı haberlerle dolu, ölümün hep galip geldiği günler yaşadık. Bunun acısını çıkartma dönemi ise ağır bir faturayla gelecek sanki.

Tek bir vaka ile kapanan Yeni Zelanda öyle büyük bir şey söylüyor ki aslında. İnsan hayatı her şeyin üstündedir, bu dünyada bir insandan daha değerli bir şey yoktur diyor. Bizim coğrafyada ise hayatların bile bir hiyerarşisi var. Ölü sayıları gündelik hayatın bir parçası. Savaşlarda, kalabalıklar içinde patlayan bombalarda, kazalarda, salgındı. İnsanlar bir bebeği kurtarmak için seferber olabiliyor yine de. Kalplere sorarsan onlar Yeni Zelanda. Bu bir umut en azından.

Ölümlerde beni en çok üzen onları engellemenin mümkün olduğunu bilmek. İstanbul’da 20 yıllık kuaförümü aradım geçenlerde. 20 yıllık olunca sohbetlerde özel hayatları hakkında her şeyi biliyorsun, onlar da biliyor.  Telaşlı zamanlarımda aç bilaç gittiğimde kaç kez karnımı bile doyurmuşlardır kuaförde. Her seferinde dost ziyaretinde gibi yeni haberler paylaşılır. Farklı yaşam biçimleri ve hayatları tanımanın tadına varılır. Karısı ağlamaktan konuşamadı “Can abini kaybettik” diye. İçim parça parça oldu. En acısı yakınlarının onu hala yaşatıyor olabileceklerine, yanlış tedaviye inanması. Giden gitmiş oluyor. Gözyaşları sel oluyor ama fayda etmiyor.

Hayatın her an elimizden kayıp gidebileceğini bilmek onun değerini artırıyor bir yandan da. Her an, her dakika, her insan ne değerliymiş meğer. Bu bir yanı, diğer yanda ise bir kayıtsızlık hali var. Sanal alemde öylesine kaybolmuşuz ki ölümler bile sanal geliyor. Her şey hızla tükenip değişiyor. Ölümler karşısında nutkumuz tutuluyor sonra bünyemiz vücudumuza üzüntüyle yayılan toksini atmaya çalışıyor kendini korumak için. Olmamış gibi, yokmuş gibi yapmak iyi geliyor.

Ölüm ritüellerinin çok önemli işlevleri vardı. Cenaze, cenaze yemeği, mevlit veda için elzem şeyler. Şimdilerde ölüm Sosyal Medya’da paylaşılan bir haber. Başınız sağ olsun, ışıklarda uyusun, sabır dilerim mesajları boşlukta çırpınan birer yazı yalnızca.

Şu bir gerçek ki bazı ölümleri engelleyebiliriz. İnsan hayatını her şeyin üstünde tutan insan odaklı bakış açılarına sahip yönetimler böyle yapıyorlar. Bir insanın hayatından daha değerli ne olabilir?  Bunun en önemli şey olmadığına şehadet gibi, cennet gibi masallarla inandırmaya çalışıyorlar bizi. Sevdiklerimizden ayrı düşmenin cehennemini çok iyi biliyoruz oysa. Buna bizi inandırmaya çalışanlar hiç kimseyi gerçek anlamda sevmemiş olmalı. Şöyle de denebilir; onların sevgi çemberi kendileri ve aileleri ile sınırlı.