Bir Hayatın Tarih Olarak Hikâyesi: ‘Ulus Kaçağı’

Hakkı Yücel

“Geçmişin ışığında bugünü öğrenmek, aynı zamanda bugünün ışığında geçmişi öğrenmek demektir.”

Edward H.Carr   

 

İngiliz tarihçi Edward H.Carr’ın, ağırlıklı olarak Cambridge Üniversitesi’nde verdiği bir dizi konferansın bir araya getirilmesiyle oluşturulan “Tarih Nedir?” (İletişim Yayınları) kitabı, yayınlandığı 1961 yılından bu yana, alanında bir başvuru eseri olma özelliğini hâlâ koruyor. Sebep buna, Carr’ın, kapsamı küçük muhtevası yoğun bu çalışmasında, tarihçinin kim olduğundan başlayarak, geçmiş olguların nasıl ‘tarihsel’ hale dönüştürüldüğüne (olgular karşısında sergilenen‘seçici-eleyici’ yaklaşıma, ‘hatırlama-unutma’ diyalektiğinin bir aradalığına); tarihin bilim ile olan ilişkisine, daha açık bir ifadeyle tarihin ne kadar bilim olduğuna (Carr, tarihin yorumlara dayanması, göreliliği ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunamadığı, haliyle bilim olmadığı iddialarına karşı, eksiksiz bilim olduğu konusunda ısrarcıdır); tarih incelemesinin, nedenlerin incelenmesi olduğu gerçeğinden hareketle, tarih yazımında ‘çoklu neden’in önemini ve asıl nedenleri/olayları gözleyen tarihçi ile gözlenen nedenler/olgular arasında işleyen çift yönlü ve karşılıklı birbirini etkileyen dinamiğin varlığına (Carr’ın ‘çoklu neden’i açımlamak adınaBolşevik Devrimi’nin nedenlerinin ne olduğu sorusundan yola çıkarak verdiği örnek ilginçtir. Şöyleki: Sınavda Bolşevik Devrimi’nin nedenleri nedir sorusuna ‘tek bir neden’ göstererek yanıt veren öğrenci ondan ancak ‘orta’ alabilecekken; ‘birden çok nedeni sadece alt alta sıralamakla yetinen’öğrenci belki ‘bilgili ama düşünce ve yorum gücüzayıf olduğundan’ en fazla ‘iyi’ alabilecek; ancak, ‘bir nedenler listesi oluşturmakla kalmayan, onlar arasında bir hiyerarşi ve ilişki kurarak yorumdabulunan öğrencinin notu ‘pekiyi’ olacaktır. S.102-103); “tarihin, tarihçinin de içinde bulunduğu, hiç durmadan hareket eden bir süreç olduğu”, geçmiş-bugün-gelecek’in tarihin sonsuz zinciri ile birbirine bağlı olduğu ve etkileşim içinde bulunduğu ve de geçmişin bugünü etkilediği kadar bugünden geriye o geçmişin yeniden kurulmakta olduğuna dair, öne çıkan tespitleridir.

 

Tarihin, dinamik ve değişkenlik arz eden bir süreç olduğu gerçeğinin, özellikle uluslaşma ve ulus devletleşme döneminde, din ve etnisite gibi sabiteler üzerinden kolektif aidiyet duygusunu geliştiren, ortaklık oluşturucu, mutlak ve kesin -haliyle durağan- tarih tanımı ve anlayışıyla göz ardı edilmesinin, insanlığın uygarlık/medeniyet serüveninde trajik sonuçlar doğurduğu aşikârdır. Şöyle ki, bu ideoloji/anlayış çerçevesinde tarihinyerel/bölgesel ölçekte, ulusu, ulus devlet sınırları içinde bir arada tutmanın, o sınırlar içindeki baskın dini/etnik grubu kendi dışında kalan unsurları asimile etme, olmadı baskı altında tutma çabasıolarak işlev görmesi; evrensel ölçekte ise, uluslararası ilişkilerin reel politik zemininde işleyen dinamiğiyle doğru orantılı olarak, ulus devletler arasındaki güç/çıkar merkezli rekabet veçatışmaların arkasındaki başat unsur olarak yer alması, yaşanan trajedilerin sebepleri olmuştur.‘Resmi tarih’ olarak kabul edilen, son kertede değişmez kutsiyet atfedilen sabitelere dayanarak oluşturulan statükoyu sürekli kılan statik tarih anlayışıdır bu. Hal böyle olunca ve bu anlayışa bağlı olarak şimdiye kadar yaşanan ve de elan yaşanmakta olan trajik sonuçlar tecelli etmeye devam edince, insanlık ve uygarlığın gelişimi adına bu tarih anlayışının sorgulanmaya, eleştiriye tabi tutulması, bu bağlamda daha bütüncül, ayrıştırıcı değil kuşatıcı, çatışmaktan çok ötekini de anlamaya yönelik yeni bir tarih anlayışı ve bilinci oluşturmanın, bir sorumluluk olarak öne çıkması kaçınılmazdır.(Carr bunu, her uygar toplumun henüz doğmamış kuşaklar uğruna yaşayan kuşağı bir takım özverilere zorlamakta olduğu, bu özverilerin de gelecekte daha iyi bir dünya kurmak üzerine temellendirilmesi gerektiği biçiminde ifade eder)

 

Buradan bakınca, coğrafyanın bir arada yaşamaya mahkûm ettiği, tarihin ise ayrı ayrı kendi kutsal sabiteleri üzerine kapanan anlayışlarıyla ayrıştırıp çatıştırdığı iki toplumun ülkesi Kıbrıs’ta, akademisyen-araştırmacı-yazar ve de tarihçi kimliğiyle Niyazi Kızılyürek’in yapmaya çalıştığı tam da budur. Onun ‘Kıbrıs Sorununda İç ve Dış Etkenler’ (1983) kitabıyla başlayan ve ‘Bir Hınç ve Şiddet Tarihi”ne (2016) kadar uzanan kapsamlı ve yoğun külliyatı, Kıbrıs’ı merkeze alan -ancak teorik açılımlarıyla evrensel ölçekte karşılık bulacak genişliğe ve derinliğe sahip olan- bütüne yönelik olarak geçmişin sorgulanması, eleştiriye tabi tutulması, yeniden anlamlandırılma, yeni bir tarih anlayışı ve bilincini oluşturma, böylesi bir sürecin gelişmesine katkı koyma çabasıdır. Bir başka ifadeyle milliyetçiliğin ideoloji olarak her iki toplumda ayrı ayrı oluşturduğu, abartılı öznellikle malul ‘yanlış bilinç’ halini ve buna zemin teşkil eden çatışmacı/ayrıştırıcı tarih anlayışını; öznellikten nesnelliğe doğru genişleterek bütünü kuşatmaya özen gösteren, bir arada yaşayabilmenin talep ve ihtiyaçlarına karşılık verecek bütüncül tarih anlayışı/bilincini oluşturma yolunda atılmış adımlardır. 1983 tarihli ilk çalışmasında adanın siyasal/ sosyolojik/kültürel koşullarının ve onlara içkin etkenlerin irdelenmesiyle yazılmaya başlanan, 2016’da , ‘Hınç ve Şiddet Tarihi’nde bu sürecin birey-toplum ölçeğinde yaşadığı dehşet tablosu ve onun psikolojik yansımalarına varana kadar devam eden, nesnellik katsayısı yüksek, geniş bir alanı kuşatan ‘Kızılyürek Külliyatı’nı değerli kılan yanı da işte bu olsa gerektir.

 

Haziran 2020 tarihi itibarıyla Niyazi Hoca yeni çalışması ‘Ulus kaçağı’ (İletişim Yayınları) ile bu yoğun külliyata ciddi bir katkıda daha bulunmaktadır. Doğrusu ya, nihayetinde tarihçinin de tanığı olduğu, içinde yaşadığı dinamik süreçten doğrudan etkileneceği, bu bağlamda onun da bir hikâyesi olmak gerekeceği göz önüne alındığında,deyim yerindeyse, dairenin tamamlanması bakımından, oto-biyografik bir çalışma anlamlı olacaktı. Hele bu hikâye “bölünen ülke(si)ninparçalarından birini sahiplenmeyi reddeden ve bu yüzden kendisini ‘bölen’ bir insanın”, bir tarihçinin hikâyesi idiyse. Öyle de olmuştur, ‘Ulus Kaçağı’, bu bağlamda işlevini ziyadesiyle yerine getirmiştir.Böyle olmasının sebebi, kitabın sadece kişisel bir hayatın kimi kesitlerini içeren bir hikâyeden ibaret değil, aynı zamanda bu ülkenin bütünününhikâyesinin yansımalarını içkin, onunla buluşan, onunla anlam kazanan bir mahiyet taşımasındandır. Kızılyürek’in başından itibaren, iki taraflı olarak resmi tarihi sorguluyor, eleştiriye tabi tutuyor ve çoğu zaman onu ters yüz ediyor olmasının, bir başka ifadeyle hem yerleşik zihinsel konformizmi hem de statükoları sarsmasının ise, doğrudan yaşamınayansıyacağı -kitapta örnekleri görüleceği üzere- ağır sonuçları olacağı aşikârdır.

 

Şudur: ‘Ulus Kaçağı’ Kızılyürek’in ‘ütopyam’ dediği ve 80’li yıllardan bu yana sürdürdüğü ve yazdığı ‘Oliki Kipros/Bütün Kıbrıs’ hedefine yönelik mücadele(si)nin hikâyesidir. Bu mücadeleyi anlamlı kılan ise, her iki toplumda geçmişi yağmalayarak ve o geçmişte yaşananları mutlak gerekçeler olarakgöstererek ısrarla statükoyu sürdürmeye çalışanlara inat, yağmalanan o geçmişin gösterilmek istenenlerinaksine ‘Oliki Kipros/Bütün Kıbrıs’ı inşa etme yolunda yapıcı gerekçeler haline dönüştürülmeleri gerektiği; yani geçmişin artık çatışmaların, ayrılıkçılığın, kin ve nefretin değil, birbirini anlamanın, diyaloğun, barış ve huzurun gerekçeleriolmaları gerektiği anlayışıyla mücehhez olmasıdır.Buradan bakınca ‘ulus kaçağı’   yeni bir gelecek kurmak için yeni bir geçmiş kurmak gerektiğiinancıyla sürdürülen zorlu bir mücadelenin hikâyesidir. 

 

Öyle olduğu içindir ki yaşanmış bir hayatın kendisiyle sınırlı değildir, kendini aşan, kendinden fazlası olan, bütünü hedeflediği kadar o bütüne inananlarda da karşılık bulan bir hayatın, tarih olarak okunması gereken bir hikâyedir. 

Geçmişi ağır bir yük halinde taşıyan yaralı ülke Kıbrıs’ın sorunlarını aşmak ve bir bütün olarak kendini yeniden inşa edebilme umudu adına bu da az şey değildir.