Girne Belediyesi Oda Tiyatrosu'nda sahnelenen "Ben Fidel", yalnızca Küba Devrimi'nin lideri Fidel Castro’yu değil, emperyalizme karşı direnen halkların ortak hafızasını da sahneye taşıyor.
Tolga Pancaroğlu'nun güçlü performansıyla hayat bulan oyun, Fidel Castro'nun ve yoldaşlarının mücadelesini bugünün dünyasına yeniden hatırlatıyor.
***
Bazı insanlar ölmez.
Takvimler ölüm tarihlerini yazar, mezar taşları yapılır, anıtlar dikilir. Ama bazı insanlar, hayatlarını adadıkları mücadelelerin içinde yaşamaya devam ederler.
Dünyanın neresinde bir çocuk açlığa karşı direniyorsa, nerede bir halk emperyalizme karşı ayağa kalkıyorsa, nerede sömürülenler eşitlik ve özgürlük talep ediyorsa orada bir parça Fidel, bir parça Che vardır.
***
Cuma akşamı Girne Belediyesi Oda Tiyatrosu'nda sahnelenen "Ben Fidel" oyununu izlerken aklımdan geçen ilk düşünce buydu.
Sahnedeki kişi yalnızca Fidel Castro değildi.
Sahnedeki kişi aynı zamanda Granma yatında Küba kıyılarına çıkan 82 devrimciydi.
Sahnedeki kişi Sierra Maestra'nın dağlarında açlıkla, yoksullukla ve ölümle mücadele eden gerillalardı.
Sahnedeki kişi Che Guevara'ydı.
Raul Castro'ydu.
Camilo Cienfuegos'tu.
Celia Sanchez'ti.
Sahnedeki kişi emperyalizme boyun eğmemeyi seçen bir halkın kendisiydi.
***
Yazar ve yönetmen Onur Erbilen'in kaleme aldığı, Tolga Pancaroğlu'nun olağanüstü performansıyla hayat bulan "Ben Fidel", bir biyografi oyununun çok ötesine geçiyor.
Oyun, yalnızca bir liderin hayat hikâyesini anlatmıyor; aynı zamanda yirminci yüzyılın en önemli devrimlerinden birinin neden ve nasıl gerçekleştiğini de anlatıyor.
***
1950'lerin Küba'sı kartpostallardaki tropikal ada değildi.
Ülke, ABD sermayesinin arka bahçesine dönüştürülmüş durumdaydı.
Kumarhaneler, mafya ilişkileri, uyuşturucu ticareti, fuhuş, yabancı şirketlerin egemenliği, yoksulluk ve derin sınıf eşitsizlikleri ülkenin kaderi haline gelmişti.
Bir avuç insan servet içinde yaşarken milyonlarca Kübalı yoksullukla mücadele ediyordu.
İşte Fidel Castro ve yoldaşları bu düzene karşı ayağa kalktılar.
Mücadeleleri yalnızca bir hükümeti değiştirmek için değildi.
Onlar bir toplumu değiştirmeye talip olmuşlardı.
Bu yüzden Küba Devrimi yalnızca bir iktidar değişikliği değil, aynı zamanda bir insanlık deneyimidir.
Oyunda da bu gerçek son derece etkileyici biçimde seyirciye aktarılıyor.
***
Tolga Pancaroğlu sahnede yalnızca Fidel'i canlandırmıyor; zaman zaman onun öfkesi, zaman zaman kararlılığı, zaman zaman da özeleştirileriyle seyirciyi doğrudan tarihin içine çekiyor.
Oyunun en güçlü yanlarından biri de Fidel'i kusursuz bir kahraman gibi sunmaması.
Tam tersine, mücadele eden, hata yapan, sorgulayan ve yeniden ayağa kalkan bir insan olarak anlatması.
Belki de Fidel'i büyük yapan tam olarak budur.
Kusursuz olması değil.
Milyonlarca insanın umudunu sırtlanmayı göze almasıdır.
Sahnedeki anlatı ilerledikçe yalnızca Küba'nın değil, dünyanın yakın tarihini de yeniden hatırlıyoruz.
Domuzlar Körfezi çıkarmasını...
Füze Krizi'ni...
Soğuk Savaş'ın sert yıllarını...
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Küba'nın yaşadığı ağır ekonomik kuşatmayı...
Ve tüm bunlara rağmen teslim olmayan bir halkı...
***
Bugün emperyalizmin bütün propaganda aygıtlarına rağmen kabul edilmesi gereken bir gerçek vardır.
Küba küçük bir ada ülkesi olmasına rağmen eğitimde, sağlıkta ve toplumsal dayanışmada dünyanın birçok zengin ülkesinin önüne geçebilmiştir.
Yıllardır süren ağır ambargoya rağmen.
Ekonomik kuşatmaya rağmen.
Siyasi baskılara rağmen.
Bu başarıların arkasında Fidel'in ve Küba halkının inadı vardır.
Çünkü devrim yalnızca silahla kazanılmaz.
Devrim aynı zamanda okul yapmakla, doktor yetiştirmekle, insan onurunu korumakla da ilgilidir.
İşte Fidel, bunu anlamış liderlerden biriydi.
Belki de bu yüzden yalnızca Küba halkının değil, dünyanın dört bir yanındaki ezilen halkların hafızasında özel bir yere sahiptir.
***
Elbette Fidel'i konuşup Che Guevara'yı konuşmamak mümkün değildir.
Çünkü bu iki isim yalnızca aynı devrimin liderleri değildi.
Onlar aynı hayalin yolcularıydılar.
Che'nin dediği gibi:
"Gerçek devrimciyi büyük sevgi duyguları yönlendirir."
Bu söz aslında hem Che'yi hem de Fidel'i anlatır.
Çünkü onların mücadelesi yalnızca Küba için değildi.
Afrika'daki sömürge halkları için de mücadele ettiler.
Latin Amerika'nın bağımsızlığı için de mücadele ettiler.
Dünyanın daha eşit bir yer olması için de mücadele ettiler.
Bugün aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ meydanlarda Che'nin yüzünü, Fidel'in sözlerini görüyorsak bunun nedeni budur.
Çünkü bazı fikirler yaşlanmaz.
Bazı mücadeleler eskimez.
***
Oyunun beni en çok etkileyen bölümlerinden biri ise Fidel Castro'nun Mustafa Kemal Atatürk'ten ve Anadolu'nun anti-emperyalist mücadelesinden söz ettiği anlardı.
Bir halkın işgale karşı ayağa kalkışını anlatırken Fidel'in gözünden Kurtuluş Savaşı'nı dinlemek oldukça anlamlıydı.
Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun halkların bağımsızlık mücadeleleri birbirinden öğrenir.
Bir devrim diğerine ışık tutar.
Bir halkın direnişi başka bir halkın cesaretine dönüşür.
***
Bugün Kıbrıs'ta yaşayan bizler için de bu anlatının ayrı bir değeri vardır.
Çünkü emperyalizmin, bölünmüşlüklerin ve adaletsizliklerin gölgesinde yaşayan toplumlar olarak bağımsızlık ve halkların kardeşliği fikrini canlı tutmak zorundayız.
Belki de "Ben Fidel" oyununun en önemli başarısı burada yatıyor.
Seyirci salondan çıktığında yalnızca bir tiyatro oyunu izlemiş olmuyor.
Aynı zamanda kendi çağını düşünmeye başlıyor.
Bugünün eşitsizliklerini...
Bugünün savaşlarını...
Bugünün sömürü düzenini...
Ve bütün bunlara karşı ne yapılabileceğini...
Bu çağrıyı bizlere ulaştıran yazar ve yönetmen Onur Erbilen'e, sahnede Fidel'i yeniden yaşatan Tolga Pancaroğlu'na ve bu değerli etkinliğe ev sahipliği yapan Girne Belediyesi Oda Tiyatrosu'na teşekkür etmek gerekiyor.
Çünkü bazen bir oyun, uzun siyasi nutuklardan daha etkili olabilir.
Hasta la victoria siempre...