BİR DEĞİLİZ AMA BİR ARADAYIZ...

Sinan Dirlik

2013’te olduğumuzu unutup hâlâ 2002’de olduğunu zannettiğini zannettiğimiz AKP meğer hayatın o kadar gerisine düşmüş ki, 1950’lerin de öncesine, tek parti dönemine gitmiş…
Bırakınız toplumun %100’ünü, hatta kendi %50’sini, parti mekanizmaları içerisinde bile en küçük bir eleştiriye, aykırı sese tahammül edemeyen bir TEK PARTİ, TEK LİDER anlayışı AKP’yi teslim almış.
Her şeyin en doğrusunu, en iyisini kendisinin bildiğine inanan 1 lider ve onun şaşmaz doğruluğuna biat eden bir parti var Türkiye’de…
Artık 31 Mayıs sonrasında yaşadığımızı idrak etmekte zorlanan bir liderin, geçen yüzyılın sloganına sımsıkı sarılarak karşımıza çıkıp “ bir olacağız, diri olacağız” diyerek seslendiği kitlelere “tek bayrak, tek devlet, tek millet” sloganını tekrarlatması; Gezi olayında sergilediği rijit tavır, kendi tabanı için bile rahatsız edici hale geliyor…
Bir Partinin başına gelebilecek en kötü şey, liderliğinin peşinde gerçeklikten koparak oradan oraya savrulmaya başlamasıdır. Toplumun nabzını tutmayı bırakıp artık “gerçeğin sırrına erdiğinizi” düşünmeye başladığınız ve erdiğiniz bu gerçek doğrultusunda toplumu manipüle edebileceğiniz vehmine kapıldığınız nokta, iyi bir nokta değildir.
Gerçeğin tekelinin sadece ve sadece kendi elinde olduğuna inanan 1 Parti, demokrasinin temelinin çok partililik, çok seslilik ve çok renklilik olduğu gerçekliğinden koptukça, uzağına düştüğü kitlelere karşı da hırçınlaşmaya başlar. Tehlikeli bir eşiktir bu.
Bir Parti ve bir liderin toplumun tamamını kucaklayabileceği vehmi ve söylemi, sadece ve sadece otoriter tek parti rejimlerine özgü bir anlayıştır.
Bir Partinin ve bir liderin aynı anda toplumun farklı çıkar gruplarının beklentilerini karşılayabileceği iddiası toplum ve siyaset biliminin gerçeklerine ters düşmektir.
Demokrasi dediğimiz, insanlık tarihinin derin acılarının imbiğinden süzülerek gelen bir damlacık bal; binlerce çiçeğin kokusu, tadı ve renginin toplamından oluşur. Bunun için kırılgandır, bunun için nadirdir, bunun için bunca değerlidir demokrasi…
Biz Marksistler, Sovyet sistemi yıkıldığında yaşadığımız şiddetli travmayı yine Marksizm’in o karmaşık düşünce labirenti içerisinde arayıp bulduğumuz bilgi kırıntılarıyla aşmaya koyulduk.
Üzerimize yıkılan duvarın enkazı içerisinde bulduğumuz mücevher “gerçeğin tekelinin sadece bizim elimizde olmadığı gerçeği” idi… Şimdi elimizde ışıldayıp duran ve hâlâ bundan fazlasına sahip olamadığımız mücevheri evirip çevirirken burnumuzun dibinde birden bire, hiç beklemediğimiz bir anda, kendiliğinden pıtrak gibi açılıveren bahar çiçeklerinin şaşkınlığı içerisindeyiz.
Türkiye’de sayıları yüz küsura ulaşan sol-sosyalist parti ve örgütün hayal bile edemediği, bu nedenle de neresinden tutacağını, neresinden müdahale edeceğini bilemediği bir devrimin başlangıcındayız. Bu, bildiğimiz, anladığımız, anlayabileceğimiz, öngörebileceğimiz türden bir devrim değil. Bu, bir zihinsel sıçrama. Bu, bir varoluş refleksi. Bu her türden dayatmaya, her türden şablona karşı şaşırtıcı güçte bir itiraz… En önemlisi de yönü özgürlük rüzgârları dışında hiçbir tayin edici gücün olmadığı bir yolculuk…
AKP liderliğinin ve her türden parti ve örgütün, toplum ve siyaset bilimcinin, iletişimcinin, gazetecinin şaşkınlıktan büyüyen gözlerle izlediği bu itiraz dalgası karşısında sadece ve sadece ona teslim olmaktan, içine karışıp onu anlamaya ve ondan öğrenmeye çalışmaktan gayrı yapacak bir şey yok.
“Yerel” bir itiraz değil bu… Farkındalığı ne kadar tartışılırsa tartışılsın, ezilenlerin küresel ittifakına sezgisel, duygusal bir eklemlenme adımı… İstanbul’dan Brezilya’ya, Brezilya’dan Ankara’ya uçuşan selamların yankısı öyle veya böyle dünyanın dört bir köşesinde taşları yerinden oynatıyor. Bunun içindir ki Gezi’den bir Türkiye devrimi bekleyerek onu şişirmeye çalışanlar ya da itibarsızlaştırma operasyonuna boyun eğenler, Gezi bileşenlerinin umurunda değil… Hiçbir yere ait olmayanlar, kendilerinin dahi ait olmadığını bildikleri bir bütünün parçası olmanın şaşkınlık ve coşkusunu yaşarken; “birleşmek”, Taksim meydanından tek merkezli bir muhalefet odağı yaratmak hiç kimsenin derdi ve meselesi değil. Herkes kendi deneyimini yaşıyor, herkes başkasının deneyiminden öğreniyor ve ortaya artık hiç kimsenin olmayan yepyeni deneyimler çıkıyor… Her yaştan, her sınıftan, her cinsten, her dinden, her dilden, her politik görüşten insanların kesinlikle “birlikte değil” ve fakat “bir arada ve eş zamanlı” deneyimledikleri özgün bir muhalefet formu doğuyor.
Öğreniyoruz ki artık hiçbir parti, hiçbir örgüt, hiçbir sivil toplum kuruluşu tek başına bir kalkınma politikası, demokratikleşme programı, çevre politikası, cinsiyet politikası, sağlık politikası üretemez.
Öğreniyoruz ki otonomi yaklaşımları, yerinden yönetim deneyimleri, çok merkezlilik yaklaşımları yeniden ve önyargısız biçimde ele alınmadan yönetim politikaları oluşturulamaz.
Öğreniyoruz ki hiçbir parti, hiçbir örgüt tek başına bütün toplumu yönetme, toplumun tamamını kucaklama, toplumun tüm sorunlarına tek başına yanıt bulma iddiasında bulunamaz.
Öğreniyoruz ki “demokrasi”, “çoğulculuk”, “çok seslilik” zannettiğimiz ve bu zan üzerinden geliştirdiğimiz söylemler gerçek anlamda “özgür ve eşit bir arada yaşam deneyimleriyle” karşı karşıya kaldığında geçersizleşiyor. İflas ediyor.
Öğreniyoruz ki, çok sesliliği, çok kültürlülüğü, çok kimlikliliği bir iktidar projesi olarak değil bir yaşam ve düşünce biçimine dönüştürebilecek cesarete sahip olmalıyız.
Ankara’dan Lefkoşa’ya, Atina’dan Brezilya’ya, Madrid’den Londra’ya bu yeni siyaset dilini ve biçimini öğrenemeyen, bu yeni siyaset dilini kullanamayan ve onu kendi hücrelerine yediremeyen hiçbir siyasi hareketin eski dili ve eski biçimiyle varlığını sürdürebilme şansı yok.

OKUYUCUYA NOT: Bugün Mersin’de “tanımadığını söyledikleri” Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağının dalgalanışının ve buna karşı yöneltilen sorulara TC ile KKTC Hükümetlerinin derin sessizliğinin 9. Günü… Yanıt beklemeye devam ediyoruz…