“Bir bebekten katil yaratan karanlık” ile yüzleşmek

Çağıl Günalp

cakilgunalp@gmail.com

Shawn Ku’nun 2010 yapımı “Beautiful Boy” isimli filmi, ilk bakışta sorunlu bir çocuğun, eğitim aldığı üniversitede gerçekleştirdiği katliamın hikâyesi gibi görünse de; film, bugüne kadar Amerika’da yaşanan okul katliamları ile ilgili beyaz perdeye yansıtılan klişeleri yerle bir eden bir başyapıt. 6 Nisan 2007'de Blacksburg, Virginia'daki Virginia Tech'de gerçekleşen silahlı okul baskınından esinlenilen film, elit bir ailenin tek çocuğu Sam’in, üniversitedeki sınıf arkadaşlarını silah ile öldürüp canına son vermesini anlatıyor. Evet, bir çocuğun kendi okulunda katliam gerçekleştirip, ardından kendi canına son vermesi, insanı felç eden bir düşünce… Böyle bir vahşetin ne rasyonel bir gerekçesi olabilir, ne de böyle bir olay insanın ‘psikolojik durumu’nun sonucu olarak gösterilebilir. İşte bu noktada, Beautiful Boy; bir üniversitede yaşanan katliamı, kurbanları merkeze koyarak anlatan klişe bir kurmaca olmaktan çok uzak… Film, bir öğrencinin kendi okulunda gerçekleştirdiği katliam sonrası yaşananları, suçlunun ailesinin gözünden irdeleyen önemli bir eser. Suçlu-mağdur ilişkisini, aile-toplum-medya üçgeninde ele alan film, nefret denen hissin aslında merhametle ne denli yakın olduğunun ispatı. İnsanın merhametinin sınırlarını zorlayan, aile denen kavramın ne olduğunu, ne olmadığını ama en önemlisi ne olması gerektiğini tüm boyutları ve çıplaklığı ile izleyiciyle buluşturan Shawn Ku’nun ikna edici, gerçekçi eseri Beautiful Boy, vahşet denen kavramın vuku bulmasını tetikleyen nedenler üzerinde insanı bir kere daha düşünmeye tetikliyor. İnsan psikolojisini, anne-baba-çocuk ilişkisinin hassasiyetini, kılı kırk yarar bir şekilde irdeleyip, bahse konu unsurlarla ilgili bugüne kadar birçok bireyde oluşan yanlış algıyı değiştirme gayesi taşıyan Ku’nun 2010 yapımı 100 dakikalık filmi, yüzleşme eylemini çok özel bir üslup ile irdeliyor. Beautiful Boy, daha önce Amerikan medyasında yazıldığı gibi; mayın tarlasında parmak ucunda yürürken yolunu kaybedenlerin filmi. Böyle bir durumda geriye dönmenin ürkekliğine rağmen, insanın mayın tarlasından çıkması gerektiğinin hikâyesi…

Sam’in ailesinin, katliam sonrası yaşadığı yüzleşmenin ardından, yüzleşme denen eylemin insan ve toplumların yaşamındaki rolünün önemini bir kere daha idrak ettim. Özellikle, 1974 sonrası Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan toplum mühendisliği ile Kıbrıslı Türklerin 1974 öncesi ile olan bağının tamamen koparılmasını ve Türklük etnik kimliği üzerinden şekillenen devlet örgüsü ile insanların geçmişle ilgili herhangi bir yüzleşme/hatıra yaşamasının on yıllardır engellendiğini düşündüğümüzde, Kıbrıslılar üzerindeki önemini… Bu noktada, yüzleşmenin, Kıbrıs gibi yakın tarihi travmalarla ev sahipliği yapmış bir kara parçasında ne gibi öneme sahip olduğunu irdelemeye çalışacağım. Öncelikle ifade etmek isterim ki, yüzleşmek sorumluluk almaktır. Sorumluluk sahibi olmak ise etik anlamda yetkin olmanın sanıyorum ki en önemli unsurlarından biridir. Yüzleşmeden; yaşanan bireysel ve toplumsal travmalara sebep olanları ortaya çıkarmak tahayyül edilemez. Bu noktada akla, Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in, Hrant’ı son yolculuğuna uğurlarken okuduğu ‘Sevgiliye Mektup’ geliyor. “Bugün, sessizlik ile büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten katil yaratan zihniyeti sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim” şeklinde konuşma yapan Rakel Dink, konuşmasında Hrant’ı özel kılanın yüreğindeki sevgi, kullandığı üslup, düşünce ve cesareti olduğunu belirtir. Burada Rakel Dink’in konuşmasının alt metninde altını çizdiği gibi yaşanan yıkımlara sebebiyet veren tüm unsurları ve koşulları insanın bilmeye cesaret etmesi gerekir. Bu nedenle insan önce kendisi, sonra yaşadığı toplum ve geçmiş ile yüzleşebilmelidir.

Birikim dergisinde, Süleyman Talay imzası ile yayınlanan ‘Yüzleşmeye dair’ isimli makalede ifade edildiği gibi, yüzleşme, akli davranan, yöntemsel kuşkuyla düşünmeye açık hale gelebilen her kişi ya da kesimce gerçekleştirilebilecek bir eylemdir. Ve yeni bir bilinç, yeni bir düşünce edimi olmaksızın yüzleşme olmaz. Gayet açıktır ki; yaşanan travmalarla, geçmişle hesaplaşmanın yolu; ne onu mutlak olumlamaktan geçer ne de tümden inkâr ve unutmaktan. Düşünce yazılarının önemli isimlerinden Tanıl Bora’nın ‘Geçmişle Hesaplaşma: Niçin ve Nasıl?’ isimli makalesinde altını çizdiği gibi unutmak yerine hatırlamak ve geçmişle hesaplaşmak her şeyden önce ‘bir daha asla’ diyebilmeyi mümkün kılmak içindir. Makalesinde “Geçmişle hesaplaşmak bir lüks değil, bir fantezi değil, bir yarayı kaşımak değil; yarayı gerçekten sağaltmak açısından zorunludur” diyen Bora, geçmişte yaşanan travmatik olayların unutularak, halı altına süpürülüp geçiştirilerek, geleceğin sağlıklı bir şekilde kurulamayacağının altını çizer. Geçmiş ile hesaplaşmanın salih yolunun, geçmişi sorgulayarak yol açtığı zararları telafi eden ve feci deneyimlerin bir daha gerçekleşmesinin önüne geçen yapılar kurmak ve reformlar yapmaktan geçtiğine dikkat çeken Tanıl Bora, böylelikle geçmişle kökten hesaplaşılabileceğini ifade eder.

Yazımın başında da belirttiğim gibi, kristal bir avize kadar berraktır ki, Kıbrıs’ın kuzeyinde 1974 sonrası yaşanan toplum mühendisliği ile Kıbrıs’ın çok etnikli yapısı unutturulmaya ve Türklük kimliği empoze edilmeye çalışılmış, ayrımcılık, ırkçılık ve Kıbrıs halkları arasında düşmanlık aşılayan unsurlar, 1974 sonrası kuşakların eğitim sistemine angaje edilerek, milliyetçilik ile şiddet normalleştirilmiştir. Ada üzerinde çok sesli, çok kültürlü, özgür ve barış içinde bir gelecek tahayyül ediyorsak her şeyden önce adada ördüğümüz fiziki ve mental duvarları yıkmalı, farklı cinsiyet kimliklerinden, din, mezhep ve etnik kökenden insanları ayrıştırmamıza neden olan ve bizim yıllardır üstünü örttüğümüz hastalıklı düşünce yapısı ile yüzleşmeliyiz. Kültürel bir evrim yaratıp resmi tarih tarafından bize dayatılan dogmaları yıkmak ancak böyle mümkün olabilir. Belki böylece, Thomas Moore’un ürettiği ütopya, sadece zihinde bulunabilen ideal bir yer olmaktan çıkar; gerçekleşmesi istenen, insanlığın bir gün ulaşabileceği bir yere dönüşür ve Kıbrıs bizim ütopyamız olur…