Bir adım yok benim!

Dilek Karaaziz Şener

Söze başlarken etrafı cadılarla çevrilmiş, elinde meşalesiyle öylece bir sokak ortasında duran Lady Macbeth’e ihtiyacım olacak mı? diye düşünüyorum. “Hangi cüretle?” dediğinizi duyar gibiyim. İçinde ürkütücü canavarların ve iskeletlerin yer aldığı karabasan sahnelerin çevrelediği betimlemelere ulaşmaya çalışıyorum. Alabildiğine şaşırtıcı, iç karartıcı, yabanıl bir doğa, biraz tiksinti çığlıkları, alegorik düş sahneleri, sanrılara gömülen bedenler, hırsların haddini aştığı uslar ve ille de erotik bir dünya…

Sanatta “sansür” olmadığı gibi “tabular” da yıkılmışsa, söz buraya kadar taşınmışken yazıcının konuya başlarken kullandığı her düşünce cümlesi de bu durumda “mubah” olmalıdır. “Tabu/lar” üzerine bugüne kadar okuduğum en etkili makale Leo Steinberg’in “Michelangelo’nun Pieat’sı” adlı yazısıdır. Olağanüstü bir çözümlemedir. Bir sanat eleştirmeninin veya yazarının yeteneğinin boyutları yapıt çözümlemesindeki yetisiyle ölçüt olabilir ancak. Bu makale okuyanı tam on ikiden vurur. Heykelin fiziksel yapısıyla başlayan yazının serüveni, psikolojik çözümlemeye kadar uzanır ve bizlere aslında gerçeklerin ne olduğunu ve gerekliliğini anlatır. Sahne hepimizin bildiği gibi sadece anne ve oğuldan mı ibarettir? Çarmıhtan indirilen oğlunu kucağına almış bir annenin dışında “Meryem-İsa” ikilisi Steinberg’in çözümlemesiyle “gelin-güvey” kompozisyonu olarak okuyucunun gözlerine, oradan usuna bir tokat gibi iner. Bu düşünce inançlara aykırıdır. Tabudur. Leo Steinberg tabuların tam kalbine bir hançerle dalmıştır. Bilinen gerçek, hızla kan kaybeder. Tabuların özellikle kökü en derine gidenine yani anne ile cinsel ilişkiye girme tabusuna, apaçık ensest ilişkiye saplamıştır çözümleme oklarını. Bıçak sırtında yürümeyi göze almıştır. İşte bu nedenle bir yazının içinde saklanan yapıt ve oradan sanatçıya uzanan yola sapabilecek her türlü düşünceye açılan cümleler inanca, alışılana, sabit durana aykırı bir seyr-ü sefere çıkıp bilinen gerçeğin dışında “esas” olana ulaşabilir. Bu nedenle yazacağım yazının nereye gideceğini tam olarak kestiremediğim şu an içinde düşünebildiğim tek şey “sahne karanlık olmalı”… Romantizmin sularına akarken gizliden gizliye her türlü esrikliğin fink attığı karakterlerin içinde bir bakıma kaybolmak ve sonradan “insan olmanın” sınırı ve sınırsızlığında buluşmak adına adım atmalı…
Ve fakat haddimi aşmamalıyım!

“Resimde bir öncüye/ressama/şaire sözü ulaştırmaya çalışırken yazıcının daldığı her kelime yolu ve de oyunu kuralsızdır” diyerek devam etmek istiyorum. Bir çeşit akıl oyunu mu? Akıl çatışmalarına çakılı kalıp kalmadığımız ne malum? Aklın oyunu diyelim daha doğrusu… Hal böyleyken galiba bir dâhinin heyecan dolu öyküsünü anımsamadan geçmek doğru olmayacak. Dedik ya aklın oyunu bu; Lady Macbeth’le başlayan söz dizinlerine John Forbes Nash Jr.ın gerçek yaşam öyküsünden esinlenerek çekilmiş olan 2001 yılı yapımı “A Beautiful Mind” adlı filmi satır aralarına yerleştiriyorum. Olağanüstü bir zekânın “şizofreni” engeline takılan bir hayatı soluksuz heyecanla keşfe çıkmıştık. Yaşayan efsane, eksantrik kişilikli Nash’in yaşamöyküsünde belki de en çok altının çizilmesi gereken olgu “insan olmak” için verilen büyük çabanın izleridir. Yaşamdaki amacı Nash’in “orijinal bir düşünce bulabilmektir.” Ancak bunu yapabilirse yaşamın veya yaşamanın bir önemi olabilecektir.  Nesneleri imaj olarak sunan sinemada izleyici seyreder. Görüntüyü destekleyen müzik, efektler, bilgisayar oyunları ve bunun yanında da en önemlisi galiba oyunculuğun karakteridir. Tüm bunların buluştuğu bir filmi “seyretmekten” keyif alırız. Peki, “görüyorum, o halde düşünüyorum” söylemi nerededir? “Hareket-imaj” ya da “zaman-imaj” arasında biçimlenen “seyrediyorum” da mıdır? Yoksa imajlarla hareket etmektense “görüyorum” ediminin işler halde olması mı gereklidir? Bu yazdıklarım çoğunlukla sinema ve video sanatı arasındaki uçurumların içine dolanları kepçe ile alıp ayıklayarak, akla bilgi olarak altın harflerle yazdırma antrenmanlarının sonucunda çoğunlukla yapılır. Aslında hepsini topladığımızda “yaşamın üretilme/sürdürülme kurallarına” kadar ulaşabileceğimiz toplu bir gösteriye dönüştürebiliriz bu yazıyı.

***
“Bu yazının bir adı olmalı mı?” gibi bir düşünceyle oturdum kadim dostum bilgisayarımın başına. Bir adı olmasa da yazılmalıydı sanatın öyküsünden seçilen notlar. Keyifle okunan bir tiradın trajik öyküsünde kaybolmalı okur ki, yaşamın sınırları zorlansın.

“İnsan olmak” ile “insan kalmak” zor zanaat!
“Olmak ya da kalmak” işte bütün mesele bundan ibarettir.

Kuşkusuz William Shakespeare’i ve oyunlarını inceleyen gerek tiyatro gerekse edebiyat tarihinde güruhla makale ve kitap vardır. 1968 yılında L. Veszy-Wagner’in yazmış olduğu yazıda Freud’un Macbeth oyunundaki karakterlere ilişkin yapmış olduğu analizlerden yararlanır (http://atlas.cc.itu.edu.tr/~kurtunm/macbeth/mpd.pdf). Amaç, Macbeth’in trajedisini belirleyen esas kaynağa gidip, çözümlemedir. Sonuç olarak ortada bir suç vardır. Ve yaşamın tiksinti çığlıklarını harekete geçirecek kadar sanrılarıyla şehvetlenen iki insan figürü: Macbeth ve Lady Macbeth. Cinayet, kan içindeki eller, gözde çocuk olmak konusundaki bilinçsiz arzuların tatminiyle kesişen yaşam… Yaşamlar… Poseidon’un bütün denizleri ellere bulaşan kanı temizleyebilecek midir?

Cadıların şarkısına kulak verelim: “İyi demek kötü demek, kötü demek iyi demek.” Bu söz makalede üç anlamın varlığına açılım yapar ve aynen şöyledir:

Kötülük hiçbir ahlaki kodun istikrarını tanımaz ve tereddütlü bir etik göreliğe yol açar.
Ahlaki kimlik kaybı ve zihinsel karmaşıklık
Kadın cinsi kesinlikle kötüdür.

Yazının girişini kurgularken aklıma düşen Lady Macbeth sanrısından uyanmak istiyorum. Cadılar çoktan başlamışken büyülerine, uzanmak gerek XVIII. yüzyılın sahnelerine…

Nitekim;

(…) Perdelere bürülü uykuyu kötü rüyalar sarmış.

***
“En iyi kural, kuralsızlıktır” diyen romantikler, insanın duygularını, düş gücünü hayata geçirmesini ve insanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunurlar.

Arkama dönüp baktığımda perdelerin arasından görünen suretlerin hepsinin omuzlarında pas lekelerini görüp, küf kokusunu içime çekerek, düşlerin keskin esrikliğinde uyandım sabahın ilk ışıklarında…

Son söz: “İnsan, sınırlarını aştıkça mı ‘insan’ olur, yoksa sınırlarının ‘haddini’ bildikçe mi?”

( Arşivimden, kısaltılarak. Esas metin, 2011 yılında yayınlanmıştır.)