Bildiğimiz sona ağlıyoruz…

Aysu Basri Akter

Ülkenin iletişim altyapısını devretmeye muktedir “fiber optik protokolü” gündemin en çok tartışılan konusu, bu hafta.

Muhalefetin kürsü direnişi, sendika ve sivil toplum örgütlerinin tepki, eylem ve grevleri, protokolün meclisten geçirilmesini engelledi, ancak beklenen, bu hafta tepkilere rağmen protokolün geçmesi.

Ümit edilen ise, tıpkı gençlik, spor ve sosyal faaliyetlerini devredecek koordinasyon kurulu gibi Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne gönderilip, Anayasa’ya aykırılık gerekçesiyle rafa kaldırılması.

Tartışmalara ve meclis konuşmalarına baktığımda aslında konunun temel özünden oldukça uzak olduğumuzu anlıyorum.

Konunun temeli, kamuya ait teşebbüslerin özelleştirilmesi. Özelleştirilirken de bunun Türk sermayesinin tekeline devredilmesi.

KİT’lerin yeniden yapılandırılması konusu, ilk kez 2006 yılında Türkiye-KKTC Mali İşbirliği protokollerine girdi. Ancak önce üstü kapalı bu hedefler, sonraki yıllarda daha detaylandırılarak, 2010 yılından itibaren, yapısal reform hedefi çizildi.

Önce Ercan hedefe yerleşti.

Tek yolcu havalimanı bütün tartışmalara rağmen Türkiye’den işaret edilen bir şirkete devredildi.

Ekonomik aklı, stratejik pozisyonu ve KKTC maliyesi yararı gözetilmedi.

Su konusu 2012 yılında netleşmiş ve Türkiye’den su temini projesi ve yatırım işletme modeli hükme bağlanmıştı.

Bütün tartışmalara rağmen proje, 2015 yılında hayata geçti. Direnişler, DSİ’nin etkinliğini sınırlandırıp dağıtımı yerel yönetimlere bıraksa da yine stratejik önemdeki bir konuda daha tek başına kendine dair söz söyleme ve gelecek projeksiyonu çizebilme yetisi ortadan kaldırıldı.

2016 yılından itibaren de elektrik, telekomünikasyon ve limanların özelleştirilmesi gündemde.

2018’den itibaren, iki ülke arasında imzalanan protokoller daha sıkı bir denetime bağlandı. Geçen yıl ise ilk kez daha sıkı bir takvim ve bizzat Türkiyeli bürokratların etkin denetiminin olduğu bir kurul oluşturuldu. Zaten önceki yıllarda adı konulmamış gölge bakanlıklar varken, geçen yıl bu daha fazla ete kemiğe büründü.

Türkiye’den aktarılacak bütün kaynaklar artık bu gölge bakanlıkların verdiği karneye ve olura bağlı.

2025 yılında imzalanan Mali İşbirliği protokolünde yer alan Fiber optik projesine gelene kadar çizilen özelleştirme hedefi olduğu yerde duruyordu.

Aslında defalarca izlediğimiz filmi yeni baştan sonunu çok iyi bilerek izliyoruz.

Defalarca bilerek izlediğimiz gibi de yine aynı yerde, aynı sona, aynı acıyla birlikte ağlıyoruz.

Konu, protokolün içeriği, ek protokolün varlığı ya da bir fizibilite raporunun olup olmaması değil. Konu, en kestirme haliyle çizilen siyasi bir hedefin parçası olmasından kaynaklanıyor.

Stratejik bütün noktalarda işletim ve yönetim erkinin siyasi bir tercih olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne ve mevcut iktidarın işaret ettiği Türk sermayesine devredilmesi hedefinin adım adım gerçekleşmesini izliyoruz.

Yoksa yerli sermayenin daha önce KTHY, Ercan ve su konusunda olduğu gibi çeşitli modeller altında güç birleştirerek yönetime doğrudan talip olduğu gerçekliği çok uzak bir tarih değil.

Amaç sadece gelişim ve yatırım olsa, pekala mevcut sermeye aktörleri güçlerini birleştirerek ya da ortaklık kurarak buna talip olabilirdi.

Belki siyasi kimliği ve yakınlığıyla değil, kapasite gücüyle varolan uluslararası şirketler talip olurdu bu alanların yapılandırılmasına.

Ancak sözü geçen hiçbir alanda bir ihale süreci yaşanmadı.

Ercan’daki ihale süreci ise filmlere konu olacak rezilliklerle adrese teslim edildi.

O yüzden fiber optik alt yapı ihtiyacı da dile getirilirken, hiçbir ihale süreci yaşanmadı.Demokratik bütün süreçleri, bilgi dolaşımını, ifade özgürlüğünü, finansı, savunma ve medyayı doğrudan etkileyecek son derece stratejik bir enstrüman hesapsızca hiçbir denetime sahip olmadan devredilirken ağlıyoruz. Ama süreci kalıcı olarak ortadan kaldıramıyoruz.

Bizim için yazılmış senaryo hedeften hiç sapmadan aynen uygulanmaya devam ediyor.

O yüzden uzun masalarda kalabalıkların protokol ve içerikleri ile uğraşması yerine, artık siyaset üretme gailesi olan yapılar hala varsa, bu gerçekliğe karşı nasıl bir siyaset üretilebileceğine kafa yorması gerekiyor.

Mevcut yapı her geçen gün erirken, yozlaşıp edilginleşirken, ilk seçimde aday olmayı düşünen her bir bireyin yeni bir siyasete ihtiyaç duyulduğunu kabul etmesi ve 10 yıl sonra hala sahnede olmak istiyorsa bunun için bugün bedel ödemeye hazır olması gerekiyor.

Mesela hükümete talip olan partilerin, iki ülke arasındaki işbirliği protokollerini “biz hazırlarız” demenin ötesinde nasıl değerlendireceklerini açıklaması ve bunu yapabilecek güce sahip olması gerekiyor.

O uzun masaların ardında bakanlar, başbakanlar, bürokratlar tarafından açıkça aşağılanıp azarlanırken, buna net tavır koyabilmeye hazır olmak gerekiyor.

Bugüne kadar hiçbirimiz kendimiz bedel ödemek istemedik. Bedel bizim dışımızda kalan başkalarına ait bir şey olarak işaret edildi.

Ama artık kendi konfor alanlarımızı koruyamayacağımız sona doğru yaklaşıyoruz. Daha geç olmadan ortak bir irade yaratabilmeliyiz.

Yoksa yarın istesek de ödeyecek bir bedelimiz bile olmayacak.