Biden ziyareti üzerine bir deneme

Asım Akansoy

“Kıbrıs sorununun çözümü halinde Kıbrıs Cumhuriyeti ve ABD arasındaki stratejik çıkarlar sadece güçlenecektir. Kıbrıs’ta ve sizlerle olduğum için çok mutluyum. İki bölgeli, iki toplumlu bir çözüm bulunması çabalarınız çok takdir edilmektedir. Aynı zamanda ancak çözüm bulunmasından sonra güçlenecek stratejik çıkarlarımızın takviye edilmesiyle ilgili çabalarınız da çok takdir edilmektedir. Sizi takdir ediyorum”  Joe Biden.

Adamızı ziyaret eden ABD’nin iki numarası Biden’in Rum Başkanlık Sarayı ziyaretçi defterine yazdığı mesaj yukarıdaki gibidir. Biden’in adaya geleceğinin belli olmasının ardından, nedense melankolik/garip bir hava esmeye başladı siyaset sahnesinde. Yazılar yazıldı, sağ, liberal, sol birleşti ulusalcılık/toplumsalcılık tavan yaptı... Öğreticiydi...

Oysa son dönemde ABD’nin Kıbrıs’a olan ilgi artışının, Anastasiades’in Başkanlığı kazanmasıyla birlikte esasen, Şubat 2012’de Karen Enstrom'u 'ABD Lefkoşa Büyükelçiliği Bölgesel Enerji Yetkilisi' olarak atamasıyla başlayan bir sürece dayandığı herkesçe çok iyi bilinen bir konudur. ABD’nin, Rusya ile giriştiği rekabet üzerinden kurmaya çalıştığı yeni hegemonya ile Doğu Akdeniz’de varlığını hissettirmek; İsrail-Türkiye yakınlaşması üzerinden coğrafyadaki güç ilişkilerini kendi lehine düzenlemek ve İsrail’in Leviathan Platformunda bulunan doğal gazı Türkiye üzerinden Avrupa Devletlerine aktarmak istediği de çok iyi biliniyordu. Öyle ki Enstrom’un Ofisi şu ilkeler çerçevesinde çalışıyordu:

“Günümüz enerji ekonomisinin jeopolitikalarını güçlü üreticiler ve tüketicilerle birlikte, yeniden canlandırılmış enerji diplomasisi aracılığıyla yürütmek; alternatif enerji, elektrik, gelişim ve yeniden yapılandırma yollarıyla dönüşümlü enerji politikaları için piyasa kuvvetlerini teşvik etmek ve gelişmekte olan ülkelerde enerjiye ulaşımı artırarak, iyi yönetimi genişletmek ve şeffaflığı derinleştirmek.''

İsrail gaz potansiyeline ilerde olası Kıbrıs gazının da eklemlenmesi bu projenin geliştirilmesi ise yine tartışılan konular arasında. Kıbrıs gazı hakkında beklenin çok altında rezervler (yaklaşık 1/3) olması dışında, henüz kesin bir bilgimiz de yok.

Ukrayna’dan Kıbrıs’a...

Aniden önümüzde bulduğumuz Ukrayna krizinin tam olarak hangi saikle başla(tıl)dığını ve geliştiğini bugün tam olarak söylemek zor. Hatta gelişen sürecin ayrıntısını anlamak kolay değil gibi görünüyor. Ama yine de şunu çok iyi biliyoruz ki Batı’nın yaptığı,  Rusyalıların yüksek siyasi ve ekonomik gücünü, özellikle güçlü bir gaz tekeli olan Gazprom’un doğrudan etkisi ile yansıttığı bir coğrafyaya ulaşma kanallarına net bir şekilde müdahale etmektir. Batı dünyası,  aşırı milliyetçi Ukraynalıları ayaklandırarak kendine özgü tarihsel ve sosyal bir yapısı olan Ukrayna’ya demokrasi dersi vermek istiyor; hesapta!  Dünyada bırakınız müdahale etmeyi, yandaşı olduğu için gündeme bile getirmediği o kadar çok demokrasi dışı, totaliter ülke ve açlık sınırında yaşayan toplum varken... Batının aniden kanı kabaracak ve belki farklı bir yöntemle ancak aynı yaklaşımla, Irak’ta olduğu gibi ben Ukrayna’ya demokrasi götüreceğim diyecek... Trajedi ardından geldi. Batının elini arı kovanına sokmasının bedelini Rusyalılar ödemedi, ne yazık ki Ukrayna halkı ödedi ödüyor. Kazanan Rusya siyasi otokrasisi oldu.

Batı, doğalgaz ve petrol konusunda Rusya’nın tekelinden kurtulmak istiyor. Rusya gaz tekeli Gazprom’un Avrupa coğrafyası üzerindeki gücü, Rosneft’in dünya petrol piyasasındaki çok güçlü pozisyonu siyasi ilişkilerin de şekillenmesinde belirleyici oluyor. Rusya elindeki bu büyük enerji gücünü kullanarak, Batının çiftliğine gerektiğinde el atabiliyor. Bunu önlemenin yolu, Rusya’nın elindeki bu gücü hem zayıflatmak, geçiş yollarına engel koymak hem de bu güce alternatifler yaratmaktır.

Dolayısıyla kavga büyük, hem de çok büyük. Bu kavga hem karşılıklı restleşmelerle sürmekte hem deyim yerindeyse köşe kapmaca oynanmakta hem de gündüz kavga edip gece birlikte hırsızlığa gidenlerin hikâyesinde olduğu gibi, taraflar “pastanın pay edilmesinde” birbirlerini gözleyenler olarak hareket etmektedirler.

ABD demek, Nato ve BM demektir.

Bu noktada NATO elbette bu çerçevenin önemli bir aktörüdür. ABD demek NATO ve BM demektir, nokta. Bunun bir adım ötesi veya önü yok. Doğrudur, BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin ciddi güçleri ve veto hakkı var, tamam! Ama BM’yi yönlendiren ana gücün ABD olduğu, BM’nin işlevsiz bir hantal örgüt haline dönmesinde de ciddi role sahip unsurun yine kendileri olduğu sır değil.

ABD, Kıbrıs’a dün özellikle NATO merkezinden/penceresinden bakardı. Kıbrıs’ı, iki dost stratejik ortağının “anavatan” olduğu ve aralarında bir sorun çıkmasına asla tahammül edemeyeceği, hatta izin veremeyeceği bir adacık olarak görürdü. Elbette İngilizlerin, yüzyıldır Ortadoğu’yu yönetebilmenin yegane odağı olarak gördükleri ve bu bakış açısı ile baktıkları ada hakkında, zamanla giderek görüşlerini ortaklaştırmaları anlaşılır bir durum olsa gerek.

ABD bugün düne göre yeni bir faktöre sahip. Artık sadece Türk-Yunan dengesi üzerinden okunamayacak olan ada bağlamındaki gelişmelere, aynı zamanda enerji politikalarını belirleyecek bir konuma sahip ada olarak da bakmak ve bunun gerektirdiği stratejik ortaklıkları sağlamak kendisi için elbette önemli. Dolayısıyla bölge için kartlar dağıtılırken, denklemin yeniden yazılması kendileri için kaçınılmaz bir durum.

Ya Maraş konusunda baskı yaparsa... Bütün mesele bu mu?

Maraş konusunda kim ne istedi kim ne dedi, kim kazançlı çıktı... Olay büyük. 

Kıbrıs konusunda ciddi bir kilitlenme olduğu açık. Bu kilitlenmede, Kıbrıs ile ilgili tüm tarafların doğrudan etkisi var. Ancak hakemlik müessesesinin iki lider tarafından reddedilmesinden sonra, farklılıkları giderme konusunda doğan boşluğu gidermekle ilgili rolü kimin oynayacağı denklemin en bilinmez sorusu oldu. Evet, Kıbrıs sorununda federal çözüm deyip imza atabilirsiniz, köprü kurucu öneriler yapacağız da diyebilirsiniz ancak müzakere tarihinin kabarmış dosya yığını arasından hareketle taraflar arasındaki görüşleri nasıl örtüştüreceksiniz? Eğer bu soruya cevap üretemezsek bu sorun çözülmez!

Dolayısıyla aslında gerek bugün, gerekse bugüne dek yapılan ‘Sorunu taraflar çözecek’ ya da ‘Sorun Kıbrıslıların sorunudur; bize tarafları cesaretlendirmek düşer’ diyen hemen hemen tüm kesimler aslında şunu diyor: Bu sorun çözülmemeli...

Çünkü
1. Bu sorunun uluslararası karakteri olduğunu ve bu karakterin salt güvenlik ve garantiler konusu ile ilgili olmadığını; bu uluslararası karakterin sorunun yapısallığı ile ilgili olduğu biliyoruz
2. Sorunun oluşumunda ve bugüne kadarki şekillenişinde gerek garantör ülkelerin gerekse uluslararası güçlerin ciddi rolü olduğunu, 1960 Anlaşmalarından başlayarak konuşabiliriz.

Dolayısıyla ölü görüşler yığınına dönüşen ve dış faktörün aşırı etkisi altında oluşan bir sorunun çözümünde yine dış faktörün etkin varlığını yok sayamayız. Bu saptamayı yapmak bizi mutlu kılmayabilir. Ancak sorunu çözme hedefiyle adım atma gibi bir siyasi derdimiz varsa, mevcut durumu ve tarihsel geçmişi ile sorunun yapısal karakterini iyi değerlendirmek gerekir düşüncesindeyim.

Biden, bu bağlamda iki paralel hedef için geldi görünüyor:
1. Kıbrıs Cumhuriyeti ile stratejik ortaklık sağlanmasıyla, ABD’nin bölgesel hegemonyasının geliştirilmesi yanında Kıbrıs Cumhuriyeti ile ABD’nin ekonomik, siyasi, savunma, güvenlik, istihbarat vb. bağlamlarda bundan sonra birlikte hareket etme olanağının karşılıklı olarak saptanması/sağlanması...
2. Kıbrıs sorununda taraflar arası yakınlaşmanın sağlanması ve bazı somut adımların atılmasının zorlanması. Burada Obama’nın daha önce açıkladığı Maraş konusu özel önem taşıyor.

Bu yazımda tüm görüşmeler arasından, dikkati özellikle bir noktaya çekmek istiyorum. O da, Anastasiades’in Biden onuruna verdiği yemekte yapılan konuşmalara. Yemeğe Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir devlet olarak varlığını yansıtan ne kadar üst düzey siyasi ve kurumsal şahsiyet varsa katıldığını belirtmekte yarar var.

Anastasiades ne diyor?

“Biden’ın “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni işgal ve istilanın” devam ettiği koşullarda ziyaret etmesinden dolayı üzüntü duyduğunu belirten Anastasiadis, Biden’ın Kıbrıs’taki yasa dışı işgalden bahseden ilk Amerikalı siyasetçilerden olduğunu vurguladı. Henüz bir çözüme ulaşılamamış olduğundan, yemekte Kıbrıslı Türklerin bulunamadığını ve bundan üzüntü duyduğunu söyleyen Anastasiadis, kapsamlı çözüm müzakereleri için ABD’nin desteğini istedi.

Maraş’ı da kapsayan güven artırıcı önlemler önerisinin her iki taraf için bir kazan-kazan durumu yaratabileceğinin altını çizen Anastasiadis, hem güven artırıcı önlemlerin hayata geçirilmesi hem de kapsamlı çözüm konusunda ABD’nin desteğini beklediklerini belirtti.

Anastasiadis, göreve geldiği günden beridir hükümetinin politikalarını yeniden düzenleyerek AB ve ABD’nin istikrarlı ve güvenilir bir ortağı haline geldiklerini vurguladı. Bölgede ortaya çıkan hidrokarbonların, bölgeyi bir istikrar ve barış bölgesi haline getirme, enerji koridoru oluşturma ve enerji güvenliğini artırma fırsatını sunduğu konusunda ABD ve Kıbrıs arasında ortak bir anlayış olduğunun altını çizen Anastasiadis, hükümetinin stratejik ortaklarından, Kıbrıs’ın kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi’ndeki doğal kaynaklardan faydalanması ile ilgili destek beklediğini ve ABD’den bu desteği alacaklarından emin olduğunu belirtti.”

Biden ne diyor?

“Biden ise konuşmasında, Kıbrıs’a gelmek için 40 yıldır beklediğini ve kesinlikle hayal kırıklığına uğramadığını söyledi. Kıbrıs’ı gerçek bir stratejik ortak olarak tanımlayan ABD Başkan Yardımcısı, bu ortaklığın daha da gelişeceğine olan inancını vurguladı.

Biden, hem ABD hem de Kıbrıs için en iyi günlerin henüz yaşanmamış olduğunu söyledi. Kıbrıs’ın coğrafi konumunun önemine dikkat çeken Biden, Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de kilit bir oyuncu ve küresel bir doğalgaz merkezi olacağını vurguladı ve “Modern tarihin çok kritik bir anında ideal bir konuma sahipsiniz” dedi.

Biden, Kıbrıs’a Suriye’deki kimyasal silahların bertarafı, İran ve Ukrayna gibi bölgesel konularda ABD’ye verdiği destekten dolayı teşekkür etti. ABD Başkan Yardımcısı ülkesinin Kıbrıs’ta iki bölgeli iki toplumlu federal bir çözüme ulaşılabilmesi için her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu vurguladı. Biden, sözlerinin sonunda, “Gelecek nesilleri geçmişin çatışmalarından kurtarabilirsek neler yapabileceğimizi düşünün; Çözümün ardından hem bizim ortaklığımız açısından hem de Kıbrıs açısından ulaşılabilecek noktanın sınırı yoktur” ifadesini kullandı.”

Görüşmelerin ardından  Biden tarafından okunan ortak açıklama Kıbrıs sorunu müzakere tarihinde önemli bir ray değişikliğine işaret ediyor. BM dışında bir ülke, her iki tarafın lideri ile ortak bir açıklama yapıyor. Bu açıklamanın bağlayıcı olmadığını söylemek doğru değil. Bu açıklama ile her ne kadar BM’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde iki eşit tarafın iki lideri olarak kabul görürken, ABD tarafından da aynı şekilde değerlendirilmeye başlandığı ve bunun KKTC açısından önemli bir gelişme olduğu malum kesimlerce düşünülse de bunun bir illüzyon olduğunu bir yere not etmek gerekir.

Bir diğer nokta ise şu: Anastasiades, Maraş konusunda istediğini elde edememiş olabilir. Ancak Biden’in yemekte yaptığı açıklamanın ardından Maraş’tan çok daha ötesini elde ettiği açıktır. Bu da stratejik ortaklıktır. Bu ortaklık egemen Kıbrıs Cumhuriyeti ile geliştirilecektir. Eğer çözüm olursa elbette kazanım daha büyük olur ama olmazsa bu noktada bu ilişki inşa edilecektir.

Cumhurbaşkanı Eroğlu, tüm konsantrasyonunu Maraş üzerine ve Cumhurbaşkanlığındaki bayrak üzerine kurarak tarihi bir gol yemiştir. Kendisinin Maraş konusundaki tavrı ABD tarafından çok iyi bilinmekteydi ve kartlar ona göre açıldı, ısrar kontrollü yapıldı. Biden ile gece gündüz beraber olan Anastasiades de bu durumun farkındaydı. Eroğlu şutu başka bir yerden beklerken, top ağlarla çoktan buluşmuştu.

Anastasiades, bu ziyaretten ziyadesiyle karlı çıktı.

Çünkü bu ziyaret sonunda ABD’ye şunu ispat etti:
1. Eroğlu ile bu süreçte verimli bir ilerleme sağlamak mümkün değil ve unutulmamalı ki 2015’de Kıbrıslı Türklerin Başkanlık seçimleri var.
2. Maraş, evet, önemlidir ancak Eroğlu olduğu sürece açılmaz...
3. Ayda iki görüşme mümkündür, bu Anastasiedis’e ne bir şey kaybettirir ne de bir şey kazandırır.
4. Artık Kıbrıs Cumhuriyeti, aynen Yunanistan gibi, Türkiye gibi (farklı bir ölçekte olsa bile) ABD’nin stratejik ortağıdır, ABD’nin bölgesel çıkarlarını gözetecek ülkelerdendir. (aynı şey ABD tarafından da yapılacağı gibi)
5. Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye’nin ilişkilerinin normalleşmesi önemlidir.

Oysa Cumhurbaşkanlığı “simgeler ve Maraş” üzerinden hareketle defansif bir siyasi hat izleyeceğine, bu büyük fırsatı çözüm yönünde kullanabilir, bu yönde toplumsal bir dik duruş sergileyebilirdi. Korku ve endişe ile değil, akıl ve ne olduğunu çok iyi bildiğimiz, kendi mutlak ulusal çıkarının ötesinde hiçbir beklenti ile hareket etmeyen ABD’nin süreçteki varlığının farkına vararak, kendisinin anlayacağı dilden bir siyasi kurgu ve strateji ile olaya yaklaşabilirdi.

Hükümeti ve Meclisi dışlamadan, siyasi partilerle birlikte çözüm için ortak bir çerçeve oluşturabilirdi. Bu sorunun altından, üç beş kişi ile kalkamayacağını düşünerek kurumsal yönetim düzeyini görünür kılabilirdi.
Yapabilir miydi? Hayır yapamazdı... Çünkü bu bir siyasi vizyon meselesi ve Sn Cumhurbaşkanının bu siyasi vizyonu ile Kıbrıslı Türklerin geleceğe yol alması asla mümkün değildir.

Sonuç...

Sonuçta, gönülsüz ve çözüm vizyonuna sahip olmayan bir lider ile bu tür etkin, proaktif siyasi adımların atılmasının olanaksızlığı, büyük bir fırsatın yitirilmesi ile sonuçlandı. 

Ne yapmalı?

Kıbrıs sorununun kapsamlı ve kalıcı bir Federasyonla sonuçlanması için önemli bir fırsatla karşı karşıyayız. Bu fırsatın on yıllardır savuna geldiğimiz, “adalet ve eşitlik” perspektifi üzerinden şekillenmesi ve sorunun çözümünde Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların kazançlı çıkacakları bir çözüm modelinin, bir ortaklık devletinin geliştirileceği bir siyasi vizyon gerekmektedir. Önceliğini iyi bilen, Kıbrıs Türk toplumunun varlığı ve çözüm istencini yüksek tutan, tekrarı değil farklı arayışları gözeten, ezberi yineleyen değil bozan yeni bir anlayışa olan ihtiyacımız olduğu açıktır. Kıbrıslı Rumları ötekileştirerek, Kıbrıslı Türklerin barış istencini ve arayışını anlamayarak yapılan açıklamaların yarattığı toplumsal moral bozukluğu iyi gözlemlenmelidir. Doğrunun tekeli kimsede değildir. Ve aslolan Kıbrıslı Türk toplumudur.

Güven artırıcı önlemleri anlayan, reddetmeyen, korkusuzca olayların üzerine giden, öneren, sorgulayan, sorgulatan ve ortaklık inşa edilmesini sağlayan salt sistem değil insan merkezli bir vizyon ihtiyacı vardır.
Federal kültürü sıradan bir iş değildir, dostlar alışverişte görsün diye değil, hayatın kendi ritmi içerisinde insanların birbirine güvenmesi ve birbirini anlaması üzerine  kurulu, dinamik ve sürekli projeler bütünüdür. Ciddi iştir.

Ben bilir ve ben yaparım değil, başta çözüm ve demokrasi yanlıları ile doğal bir koordinasyon içerisinde, ardından tüm toplumu kucaklayan çağdaş bir vizyona ihtiyaç vardır.

Tanımlanmış bir siyasi rol ve hedefe yönelmiş kolektif bir anlayış ile bugünden yarına, yarından öbürüne istenilen hedefe doğru yol alınabilir.

Dün solun Kıbrıs sorunu ile ilgili siyasetinde her şey doğru iseydi, bugün neden bu haldeyiz, dünde hatalar varsaydı, bunun değerlendirmesi nerede...

Kıbrıslı Türk solu ayaklarını yere sağlam basmak durumundadır.

Zaman daralıyor.