Gene bir 20 Temmuz gündemi; kurtulduk, kurtarıldık, kurtardık…
Kurtulduk ve kurtarıldık mı? Evet… Kıbrıslı Rum faşist milisler ile Yunan cuntasının askerleri Makarios’u etkisiz hale getirip, siyaseten kendilerinden olmayan Kıbrıslı Rum kişi, parti ve örgütleri de hallettikten sonra, nefret ettikleri Kıbrıslı Türklerle adada ‘gardaş-gardaş’ ve birlikte var olmayı denemek isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Dolayısıyla, Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’teki askeri müdahalesi sonucu adada yaşamaya devam ettik…Ancak, şimdilerde hayatın her yolunda yaşadıklarımızla yaşamaya yaşamak mı denir derseniz, çok tartışılır, sorgulanır… 1974 yazında öldürülseydik şehit olacaktık, şimdilerde siyasi ahlaksızlığın hegemonyasında ve Türkiye’nin arka bahçesi olan ceberut bir yapının esirleri olduk…
Kimileri bu ‘Kurtulanlara’ “Beslemeler” diyor… Örneğin Türkiye Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan… Türkiye Başbakanı olarak KKTC’de Sendikal Platformun birçok sivil toplum örgütü ile birlikte 20 Ocak 2011’de yaptığı ‘Genel Grev ve Toplumsal Varoluş Mitingi’ hakkında 4 Şubat 2011’de çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Kıbrıs’ta Güney’le beraber provokatif eylemlerin yapıldığını, yönetim duyarsızlığının söz konusu olduğunu söyleyen ve tepki koyan Erdoğan’ın sözleri: “Türkiye buradan çek git diyorlar. Sen kimsin be adam… Şehidim var, gazim var, stratejik olarak ilgiliyim. Kıbrıs’ta Yunanistan’ın ne işi varsa Türkiye’nin de Kıbrıs’ta stratejik olarak o işi var. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır. Biz destekliyoruz. Bunun karşılığı olması gerekmiyor mu? Türkiye’ye karşı böyle bir eyleme hakları yoktur. Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a herkes tavrını net koymalı.” Kendi tavrı çok açık; bedel istiyor Kıbrıslı Türklerden… Böyle bir eylem yapma hakkı da yokmuş Kıbrıslı Türklerin… Kendileri besliyor ya, bedel de alacak, haklara sınırlama da koyacak; çünkü 1974 yazında Kıbrıslı Türkleri kurtardılar… Aslında 1974 yazında asıl kurtulan Türkiye oldu, kurtaran da 1950’li yıllardan 1974’te kadar adasında direnen Kıbrıslı Türkler…
Hade gelin 1950lerde yaşananlara ve ilgili arşivlere bakalım… Kıbrıslı Rum faşist EOKA örgütü ‘Enosis’ için siyasi mücadelesini ve silahlı saldırılarını İngiliz sömürge idaresine ve dahi Kıbrıslı Türklere karşı Yunanistan hükümeti ile birlikte başlattı… Uluslararası siyasette ve BM’de girişimler yapıyor, Kıbrıs halkının (onlara göre Rumlar) kendi kaderini tayin hakkını (self-determination) kullanmasını istiyorlardı; Enosis’i gerçekleştirmek için… Kıbrıslı Türkler de örgütlenip karşı mücadele başlattı, sloganları “Taksim - Ya öleceyig, ya pöleceyig”… Duvarlara bu sloganla birlikte bölünmüş Kıbrıs haritası ‘garfitileri’ çizdiler. Dönemin Kıbrıslı Türk liderleri Faiz Kaymak, Müftü Dana Efendi, Dr Küçük ve geri planda duran Denktaş idi… Türkiye hükümeti nezdinde de girişimler yaptılar, ziyaretler yaptılar… Menderes Başbakanlığındaki Türkiye hükümetinin tavrı, siyasi duruşu, stratejisi? Arşviden izleyelim, 1974 yazında kimin kurtarıldığını daha bariz görelim…
1954: TC Dış İşleri Bakanı Fuat Köprülü Türkiye’nin Kıbrıs diye bir davası olmadığını, Kıbrıs’la sadece İngiltere’nin ilgili olabileceğini, Kıbrıs’ın Birleşik Krallığın dahili işi olduğunu söylüyordu.
26 Eylül 1954 (Cumhuriyet gazetesi) - BM Genel Kurulunda konuşan Türkiye Başdelegesi Selim Sarper: “Bizim fikrimizce Kıbrıs adasının idaresi doğrudan doğruya İngiltere’nin dahili bir meselesidir.”
30 Kasım 1954 (Hürriyet Gazetesi) - Müftü Dana Efendi’nin Ankara ziyaretinde yaptığı açıklama: “Kıbrıs Türkleri siyasi kaderlerini anavatanınkine bağlamış bulunmaktadır. Biz mes’ut Kıbrıs Türk Cemaatini ileri bir Türk milleti ve kuvvetli bir Türk devleti mefhumları ile beraber düşünebiliriz.”
9 Nisan 1955 (Hürriyet Gazetesi) - Kıbrıs Türk Kurumları Başkanı Faiz Kaymak İstanbul’da basın toplantısı yaptı: “İngilizler çekilirse hiç şüphesiz Adaya Türkler gelmelidir.”
17 Nisan 1955 (Hürriyet gazetesi) - Kıbrıs Milli Türk Birliği Başkanı Dr Küçük’ün Ankara’da basın açıklaması: “Son zamanlarda Kıbrıs valisinin adadaki Rum liderleri ile pazarlığa giriştiği, gerek Rum, gerek Türk gazeteleri tarafından ısrarla yazıldığı halde, resmi makamlar bu hususta herhangi bir tekzipte bulunmamışlardır.”
25 Ağustos 1955 (Dünya gazetesi) – Başbakan Menderes Türk heyetinin Üçlü Londra Konferansı’na gitmek üzere Londra’ya hareketinden evvel açıklama yaptı: “Kıbrıs meselesi ortaya çıkalıberi, dünya kadar söz söylendi. Birçok gürültü yapıldı. Bugüne kadar mes’ul hükümet reisi olarak benim söylediklerim, birkaç cümleyi geçmez. Bu meselede bu dereceye kadar soğukkanlılığımızı muhafaza etmekle, Türk-Yunan dostluğuna atfettiğimiz ehemmiyet ve kıymetin delillerini vermiş bulunuyoruz. … Kıbrıs meselesi diye bir mevzuu ele aldığımız zaman, bunun son bir iki senenin icadı olduğunu derhal kavrayacaksınız. İnsanlar, durup dururken kendilerine mesele çıkarmak ve dertler icat etmek ihtiyacından kurtulamıyor. … Dünyanın başındaki gaileler yetmiyormuş gibi, durup dururken mustarip beşeriyetin başına böylesine hiçten gaileler ihdas etmek, akıl ve şuurla kabili telif değildir. … Londra’ya gidecek olan heyetimiz, statükonun muhafazasını asgari şart olarak müdafaa edecektir. Statükonun muhafazası, her türlü ihtilafları menedecek bir haldir.”
1 Eylül 1955 /Zafer Gazetesi) – Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Londra Konferansında Türk delegasyonu başkanı olarak Türk tezini anlattı: “Kıbrıs’ın Türkiye’ye ehemmiyeti yalnız bir çeşit sebebe istinat eden bir vakıa değildir; tarihin, coğrafyanın, ekonominin, askeri stratejinin icaplarına ve her devletin en mukaddes hakkı olan beka ve emniyetini vikaye etmek hakkına, hülasa tabiat-ı eşyaya uygunluktan doğan bir zarurettir. … Biz bu meselede Türkiye’nin noktai nazarını da Başbakanımızın muhalif partiler de dahil olmak üzere bütün Türk milleti tarafından desteklenen beyanatına uygun olarak arza çalıştık. Türkiye Kıbrıs’ta statükonun muhafazası lazım geldiği fikrindedir. Bu bozulacaksa ada Türkiye’ye avdet etmelidir.”
20 Mart 1956 (Cumhuriyet Gazetesi) - Türkiye’nin BM Daimî delegesi Büyükelçi Selim Sarper’in Washington’da yaptığı basın toplantısındaki açıklaması: “Ancak ve yalnız adanın Rum ve Türk halkı arasında tam bir eşitlik sağlayan cinsten bir idari sistem kabul edilebilecek, buna “Federal bir sistem” ile veya her iki ırki camianın eşit temsil haklarına sahip bulunacakları bir Parlamenter müessese kurulmasıyla ulaşılabilecek.”
2 Temmuz 1956 (Cumhuriyet gazetesi) - Başbakan Menderes’in İngiliz Daily Telegraph gazetesine beyanatı: “Kıbrıs’ın istikbali ile ilgili bir İngiliz planını kabul veya reddetmek hususunda bir teklifle karşılaşmadık fakat İngiliz dostlarımızla bazı müzakerelerde bulunduğumuz doğrudur. Bu müzakereler sırasında görüşümüzü tabii olarak açıkladık. Ada için bugünkü meşruti statükodan daha iyi bir hal çaresi bulunamayacağına inandığımızdan, Kıbrıs’ın istiklaline dair hiçbir Türk planı teklif etmedik... 1923 Lozan Antlaşması ile tespit edilmiş olan sistemin, Kıbrıs’a dair hükümlerini tadile hiçbir sebep görmüyoruz”
7 Temmuz 1956 (Cumhuriyet Gazetesi) - İngiliz Dış İşleri Bakanı Selwyn Lloyd: “Memleketimizin ve hatta bütün Batı Avrupa’nın sınai faaliyeti Ortadoğu petrollerine bağlıdır. Bu itibarla Britanya icabında şark petrol kaynaklarını müdafaa edebilmek gayesiyle Kıbrıs’tan gereği gibi faydalanmak imkanını daima sahip olacağından kat’i surette emin olmak ister. Kıbrıs meselesi hakkında ileri sürülecek her teklif bu gerçeği göz önünde bulundurmalıdır.”
10 Haziran 1958 – TBMM’nin gizli oturumda tüm siyasi partilerin ittifakla aldığı karar: “Türkiye, Kıbrıs meselesi Yunanistan tarafından ortaya çıkarıldığından beri, kendi hayati menfaatlerini ve Kıbrıs’taki 120 bin Türkün hayat ve bekasının bu kadar yakından alakadar eden bu meselede, herkesçe malum olduğu gibi son derecede ağır başlı, mutedil ve uzlaşıcı bir siyaset takip etmiş ve sırf anlaşma zemini teşkil edeceği kanaatiyle ilk defa Yunanlılar tarafından ortaya atılan Taksim fikrini büyük bir fedakarlıkla kabul etmişti. Kıbrıs’taki son hadiseler de göstermektedir ki, bu vahim meselenin nihai bir hal şekline bir an evvel bağlanması kati bir zaruret haline gelmiş olup bunun için de yegâne adil, haklı, mutedil hal tarzı olan taksimi vakit geciktirmeden kabul emek icap etmektedir.”
4 Temmuz 1958, saat 20.00 - Kıbrıs Türk’tür Partisi Başkanı Dr Küçük’ün Ankara radyosu konuşması: “Kıbrıs Türklerinin benimsediği ‘Ya taksim, ya ölüm’ parolasının anavatanda bir baştan bir başa bütün kardeşlerimiz tarafından bu milli davanın bir sembolü olarak yaşatıldığını bu defa bizzat görmek bahtiyarlığına kavuştum.”
Demek ki ne imiş?! Ne olacaksa Türkiye’nin güvenliği için olsun… İngiliz sömürgesi devam etsin, etmeyecekse Lozan Antlaşmasını revize edip ada Türkiye’ye verilsin; olmadı Federal bir yapı oluşsun, gene olmadı, Kıbrıslı Türklerin ‘Taksim’ vizyonu olsun… Ama Türkiye için olsun… Kıbrıslı Türkler ise ‘Taksim’ derken, saf ve temiz milli duygularının şekillendirdiği vizyonları adayarısını Türkiye’ye katmaktı… Nihayetinde 15 Temmuz 1974 vakası Türkiye’ye kendini kurtarma şansını verdi; o güne kadar direnen Kıbrıslı Türkler de şimdilerde ‘Karşılığını ödemesi gereken besleme’ oldu… Kendini kurtarana kadar Türkiye Kıbrıslı Türkleri ‘besledi’, kurtulduktan sonra da Kıbrıslı Türkleri ‘Hallediyor’; 1950’li yılların ortasından beri “Taksim, Ya öleceyig, Ya pöleceyig” diye direnen Kıbrıslı Türkleri…
Kıbrıslı Türklerin liderleri olarak seçtiği Erhürman, Kıbrıs sorununu öncelikle Kıbrıslı Türkleri ve dahi Türkiye’yi de kurtarmak için BM Ölçütlerinde çöz… 1959’da antlaşmayı onlar yapmıştı, şimdi sen yap…