Beklerken...

Tümay Tuğyan

Hep bir bekleme halindeyiz.

Bitmek tükenmek bilmeyen bir bekleme hali.

Herkes hep bir şeyler bekliyor.

Bacak bacak üzerine atıp, kollarımızı ortada birleştirip, mümkünse yerimizden hiç kımıldamadan, hiçbir şeye kafa yormadan, hiç emek sarf etmeden neler neler olsun isteriz…

Mesela mutfak masasının üzerinde duran sürahi kendi kendine havalanıp, yanındaki bardağı su doldursa, bardak ayaklanıp salondaki rahat koltuğumuzda ayaklarımız uzalı televizyon seyretmekteyken gelse avucumuza teşrif etse...

Ertesi gün sınava gireceğimiz dersle ilgili bilgiler kitaptan buharlaşsa, dış kulağımızdan girip, orta kulağa vasıl olup, sırasıyla çekiç, örs ve üzengi denen üç silahşöre çarparaktan beynimize yol bağlasa ve biz onca zahmete girip çalışmak zorunda kalmasak…

Gözümüzü kapatsak, çeşit çeşit esvap dolaplardan uçuşaraktan bavula dolsa, bavul beraberine bizi de alarak önce tayyare meydanına, ardından da her nereye gideceksek oraya ışınlansa da yollarda bitap düşmesek…

Tatlı cadı burnunu oynatsa ve bütün okullar Oxford, bütün hastaneler beş yıldızlı sağlık kurumları, bütün yollar Amerikan asfalt olsa…

Dikmen’den yasemin kokuları yükselse, dağlar yeşilden görünmese, sahillerin intizamından Caretta’lar için nüfus planlamasına gidilmek zorunda kalınsa…

Turist bolluğundan oteller memlekete az gelse, öğretmen mutlu, doktor mesut yaşasa...

Çiftçi arpa ambarlarında, hayvancı süt havuzlarında yüzse, narenciyeci ‘iç ve dış pazara mal yetiştiremiyoruz’ diyerekten eyleme çıksa, ekonomi ‘iyi hal’den tahliye edilse…

Dünya çöl olmasa, buzullar erimese, ozon delinmese…

Hatta işin ucu iyice kaçsa, hayalle gerçek birbirine girse ve;

Hain kurt Kırmızı Başlıklı Kızı yemese…

Pamuk Prenses zehirli elmayı ısırmasa…

Hansel ile Gretel’in yola serptiği ekmek kırıntılarını kuşlar mideye indirmese…

Gargamel ve Azman insafa gelip Şirinler’i rahat bıraksa…

Voltran dünyayı kurtarsa…

Üvey annesi Kül Kedisi’ni çok sevse…

Rapunzel kuleye hapsedilmese…

İnek Şaban saflığından arınsa, Güdük Necmi akıllansa, Bodi Ekrem sakatlanmasa…

İşin son kısmı elbette şaka da bu bekleyişin sonu yok sanki.

Peki biz ne yapıyoruz?

Zoru kolay, uzağı yakın eylemek için biz ne yapıyoruz?

Gece yatıp da başımızı yastığa dayadığımızda biten günden memnun muyuz?

Sabah kalkıp da aynaya baktığımızda kimi görüyoruz?

Biz üzerimize düşeni layıkıyla yerine getirdik mi?

Ev ödevlerimiz tamam mı?

Yoksa dünyaca ünlü yazar Samuel Beckett’in yine dünyaca ünlü oyunu ‘Godot’u Beklerken’in kahramanları Vladimir ve Estragon gibi miyiz biraz?

Varoluş sancıları çeken, eylemsizliklerine yenilmiş bu insanların,
Godot adında ne olduğu bilinmeyen bir ‘kimseyi’ veya ‘şeyi’ bekledikleri gibi, biz de beklemede mi kalacağız hep?