Bazı insanlar vardır; makamı büyüdükçe sesi büyür ama kalbi küçülür. Bazılarıysa bir unvan taşımaz belki, bir kartvizite sığacak gösterişli sıfatları yoktur ama geçtiği yere insanlık bırakır. İşte asıl mesele de budur zaten: İnsan olmak.
Çünkü hayatın sonunda omuzlarımızdaki rütbeler değil, kırmadan tutabildiğimiz kalpler konuşur ardımızdan.
Bugünün dünyasında insanlar birbirini incitirken artık neredeyse hiç durup düşünmüyor!
Sözler hızlandı, öfke hızlandı, egolar büyüdü. Bir insanın kalbini kırmanın ağırlığı ise hafifledi. Oysa eskiler bir söz söylemeden önce, “Bu söz gönül yıkar mı?” diye tartardı dilini.
Şimdi ise çoğu insan, karşısındakinin suskunluğunu bir olgunluk olarak değil, bir yenilgi sanıyor.
Ne acı bir yanılgı…
Halbuki bazen insanın verebileceği en ağır cevap, cevap vermemektir. Çünkü herkes savaşmayı bilmez değil; bazıları kirlenmemeyi seçer. Her meydan okunana ses yükseltmemek korkaklık değildir. Bazen insan, seviyesini koruyabilmek için susar. Çünkü bilir; öfkenin dili kısa vadede güçlü görünür ama karakterin dili uzun vadede yankı bırakır!
Friedrich Nietzsche bir yerde insanın içine işleyecek kadar sert bir hakikati fısıldıyordu: “Canavarlarla savaşan kişi, sonunda kendisi de canavara dönüşmemeye dikkat etmelidir.”
İşte tam da bu yüzden bazı insanlar geri çekilir tartışmalardan. Çünkü haklı çıkmaktan daha değerli bir şey vardır: İnsan kalabilmek.
Ne var ki günümüz insanı çoğu zaman nezaketi yanlış okuyor. Alttan alanı güçsüz, susanı ezik, kırmayanı korkak sanıyor. Çünkü egonun gözlüğüyle bakan biri, merhameti anlayamaz.
Kendi içindeki eksikliği bastırabilmek için karşısındakini küçültmeye çalışır. Oysa gerçekten güçlü insan, kırabildiği hâlde kırmayandır.
İnsan bazen haklı olduğu hâlde susar.
Çünkü her hakikat, bağırılarak savunulmaz.
Bazı insanlar sesi yükselterek güçlü görünür.
Bazıları ise, kendini yöneterek güçlü kalır.
Marcus Aurelius’un yüzyılları aşan o sade bilgeliği burada yankılanır:
“Başkalarının hataları seni kendi doğandan uzaklaştırmasın.”
Belki de insanın en büyük sınavı budur.
İyiliğin kolay olduğu zamanlarda iyi olmak değil; haksızlığa uğradığında da kendi karakterine sadık kalabilmek.
Çünkü insan çoğu zaman karşısındakine değil, uğradığı haksızlığın içinde büyüyen öfkeye yenilir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî yüzyıllar öncesinden bugüne yetişen o derin sesiyle şöyle der gibidir: “Testinin içinde ne varsa dışına o sızar.”
Kalbinde kibir taşıyanın dili yaralar. İçinde merhamet taşıyanın bakışı bile iyileştirir. Çünkü insanın özü, en çok öfkelendiği anda ortaya çıkar.
Bugün etrafa baktığımızda ne çok maske görüyoruz…
Gülüşü sahte, ilgisi çıkar kadar, iyiliği gösteriş kadar olan insanlar…
Çok tanıdık geldi yazdıklarım öyle değil mi?
Örneğin; bir makamdayken herkese tepeden bakanlar, o makam gidince kendi yankılarında kayboluyor. Çünkü insanı ayakta tutan koltuk değildir; karakterdir. Mevki biter, unvan silinir, odalar boşalır, kalabalıklar dağılır. Ama geriye insanların zihninde yalnızca bir cümle kalır: “İyi bir insandı.”
İşte insan ömrünün ulaşabileceği en büyük makam belki de budur.
Sadece makamlar için geçerli değil elbette satırlarım, kurulan her ilişki yolcuğunda yaşanabilecek olgular ve dinamikler.
Sokrates; insanın önce kendini tanıması gerektiğini söylerken, belki de bugünün en büyük yoksulluğunu işaret ediyordu. Çünkü kendini tanımayan insan, sürekli başkalarını ezerek var olmaya çalışır. Kendisiyle barışık olan ise, kimseyi küçültme ihtiyacı duymaz.
Ne gariptir ki en çok kalbi temiz insanlar kendine kızıyor bazen.
“Neden sustum?” diyor.
“Neden izin verdim?”
Oysa mesele çoğu zaman izin vermek değildir. Bazı insanların karakteri budur. Kırarak beslenirler. Üstün gelmeye değil, üstün görünmeye çalışırlar. Çünkü iç dünyasında eksik olan biri, dışarıda sürekli zafer arar.
Belki de bu yüzden modern insanın en büyük yalnızlığı, kalabalıkların içinde kaybolması değildir.
Kendi iç sesini duyamamasıdır!
Sürekli konuşulan bir dünyada düşünmek, sürekli yargılanan bir dünyada kendini tanımak, sürekli yarışılan bir dünyada kendi değerini dışarıda aramamak…
Bunlar artık sessiz kahramanlıklardır.
Sokrates’in “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” sözü yalnızca bilgiye değil, karaktere de işaret eder.
Çünkü insan kendini tanımadan önce başkalarını yargılamaya başladığında, hakikatten uzaklaşır.
Peki ne kadar farkındayız bu sorguların diye bu satırları yazarken satır arası düşünmüyor da değilim açıkçası.
Ama sorguya düşmediğim bir nokta varsa o da hayatın kendine ait bir adalet terazisinin olduğu. Günümüz adı ile “karma”…
Evet hayatın çok sessiz bir adaleti vardır.
İnsan, en çok başkasına yaptığı şeyin içinde kaybolur.
Kalp kıran, bir gün kendi yalnızlığında yankısını duyar o kırgınlığın.
Samimiyetsiz yaşayan ise, en sonunda kendi maskesinin altında nefessiz kalır.
Ve insan anlıyor zamanla…
Asalet ses yükseltmekte değil, sesini kontrol edebilmekte saklıdır.
Erdem, herkes seni alkışlarken değil; seni inciten birine rağmen vicdanını kaybetmemektedir.
Çünkü günün sonunda hayat, kimin daha çok bağırdığını değil; kimin insan kalabildiğini yazacaktır tarihin en görünmeyen yerine.
Bazı sessizlikler yenilgi değildir.
Bazı geri çekilişler korkudan değil, karakterdendir.
Ve bazı insanlar vardır ki, hiçbir makamları olmasa da geride bıraktıkları insanlıkla hatırlanırlar.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, ne kadar yükseldiğinde değil; yükselirken ne kadar insan kalabildiğindedir.
Öyle değil mi?
Belki de insan ömrünün bütün özeti tek bir soruda saklıdır:
Ne kadar kazandın?
Değil.
Ne kadar yükseldin?
Değil.
Kaç kişi seni alkışladı?
Hiç değil.
Asıl soru şudur:
Bütün yaşadıklarından sonra hâlâ iyi biri kalabildin mi?
Çünkü zaman, herkesin elinden bir şeyler alır.
Gençliği alır.
Gücü alır.
Makamı alır.
Şöhreti alır.
Ama insanın karakteri, zamanın bile dokunamadığı son kaledir.
Ve belki de bu yüzden bazı sessizlikler yenilgi değildir.
Bazı susuşlar, insanın kendi ruhunu koruma biçimidir…
Yaşadığı tüm zorluklara rağmen güzelliğini, vicdanını ve insanlığını koruyabilen; ardında “İyi bir insandı” cümlesini bırakabilen herkese selam olsun.
Çünkü hayat bazen insanı kırar, yorar, sınar ve eksiltir. Fakat bütün bunlara rağmen kalbini karartmadan, niyetini kirletmeden yoluna devam edebilmek en büyük erdemdir.
Ne yaşarsak yaşayalım, kalbimizi temiz, niyetimizi berrak tutabilmek; incinsek de incitmemeyi, kırılsak da kırmamayı seçebilmek insanın ulaşabileceği en kıymetli olgunluktur.
Belki de gerçek başarı, hayatın bizi değiştirmesine izin vermeden; bütün fırtınalara rağmen iyi bir insan olarak kalabilmektir. Ve o hayat dediğimiz uzun yolculukta, başkalarını yenmeye değil, kendi içimize varabilmeye çalışmaktır.
Çünkü insanın en büyük yolculuğu, dünyayı dolaşması değil; kendi ruhunun derinliklerine inebilmesi, kendini tanıyabilmesi ve bütün eksiklerine rağmen insan kalabilmesidir.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…