Barcelona’nın ardından: Görünür olmalı ama nasıl?

Doç. Dr. Mustafa Çıraklı

*** Bu yazıyı kaleme alırken, Filo Jet faciasının derin üzüntüsünü yaşıyorum. Bu büyük acının gölgesinde hayatını kaybeden insanlarımızın ailelerine ve yakınlarına, kayıp insanlarımızın geride bıraktığı ailelerine ve tüm sevenlerine güç, sabır ve başsağlığı diliyorum.***

Geçtiğimiz haftalarda dünyaca ünlü Barcelona futbol kulübünün altyapı organizasyonu olan Barça Akademisi’nin (Barça Academy) Yakın Doğu Üniversitesi ev sahipliğinde düzenleyeceği kampı Güney Kıbrıs’ın siyasi baskıları sonucunda erteleme kararı alması ve ardından yaşanan süreçte Kıbrıs Türk tarafının BM, AB ve Barcelona futbol kulübüne mektuplar göndermesi, aslında çok daha geniş bir meselenin yeniden önümüze gelmesine vesile oldu.

Sonunda söyleyeceğimizi başında söyleyelim: burada mesele yalnızca Barça Akademisi’nin gelip gelmemesi, veya hemen öncesinde “EXIT Festival” isimli bir müzik etkinliğinin yine siyasi baskılar sonucu iptal edilmesi değil.

Mesele, KKTC gibi tanınmayan devletler veya sınırlı tanınan siyasi yapılar açısından bu tür etkinlik ve temasların görünürlük açısından ne kadar önemli olduğunun öneminin anlaşılması ve bunların arttırılarak sürdürülebilir kılınması konusunda yapılabileceklerin geniş kesimlerle doğru şekilde planlanıp uygulanması.

Tam da burada, Kıbrıs meselesinin belki de yeterince üzerinde durulmayan bir boyutuyla karşılaşıyoruz: tanı(n)madan ilişki kurma.

Tanınmamış devletler üzerine çalışmaları ile bilinen akademisyen James Ker-Lindsay'nin bu çalışmalarda kullandığı önemli kavramlardan biri olan tanımadan ilişki kurma (engagement without recognition), bu konuda önemli bir referans noktası oluşturuyor. [1]

Ker-Lindsay’in uluslararası sistemde tanınmayan veya sınırlı tanınan aktörlerle siyasi statülerine ilişkin nihai bir pozisyon almadan çeşitli düzeylerde ilişki kurulabileceğinin altını çizen kavramı, daha ziyade diğer devletlerin ve AB gibi uluslararası aktörlerin davranışlarına yönelik bir çerçeve sunuyor.

Ancak bu yaklaşımı tersinden okumak da mümkün.

Yani temel sorunsalı yalnızca uluslararası aktörlerin tanınmayan devletleri tanımadan onlarla nasıl ilişki kurabileceği değil, tanınmayan bir yapının kendisinin dünyayla tanınma konusuna saplanmadan (tanınmadan) nasıl angaje olabileceği şeklinde genişletebiliriz.

Başka bir ifadeyle, uluslararası tanınmayı beklemek veya her uluslararası teması tanınma arayışının bir aracı olarak görmek yerine, temasın yaratacağı katma değerin kendisini stratejik bir hedef haline getirmek mümkün.

Aslında uluslararası ilişkilerde bunun çok sayıda örneği bulunuyor.

Devletler ve uluslararası aktörler çoğu zaman siyasi statü konusunda herhangi bir pozisyon almadan üniversitelerle, belediyelerle, spor kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle veya diğer kurumsal aktörlerle temas kurabiliyor.

Aynı şekilde bu aktörler farklı girişimlerle uluslararası temaslarda bulunuyor. Avrupa Birliği’nin Kuzey Kıbrıs’taki faaliyetleri, veya KKTC kamu kurum/kuruluşlarının Türk Devletleri Teşkilatı gibi yapılar çerçevesinde yürüttüğü faaliyetler ve temaslar bunlara birer örnek.

Bu temaslar siyasi tanıma anlamına gelmiyor. Ancak Kıbrıslı Türkler için görünürlük yaratarak sosyo-kültürel, ekonomik ve bazen diplomatik kazanımlar sağlıyor.

Dahası görünürlük yaratabilecek çok geniş bir alan yelpazesi bulunuyor.

Barça Akademi örneğinde olduğu gibi bir spor akademisinin gelişi bu alanlardan yalnızca biri.

Üniversiteler başka bir alan.

Belediyeler arası ilişkiler ve sivil toplum ağları da aynı şekilde.

Bu alanların varlığı siyasi statüyü değiştirmese de başlı başına stratejik bir değer taşıyor.

Dünyayla kurulan temasların sayısını ve niteliğini artırma fırsatı sunuyor.

Burada asıl soru ise şu: biz tanı(n)madan temas meselesine ne kadar sistematik ve stratejik bakıyoruz?

Çünkü uluslararası görünürlük çoğu zaman kendiliğinden oluşmuyor. Dahası Barça Akademi veya Exit Festival’deki gibi birçok engelleme girişimi ile karşı karşıya kalıyor.

Bunun için planlı bir yaklaşım gerekiyor.

Hemen altını çizelim: son gelişmelerin ardından BM, Avrupa Komisyonu ve FIFA’ya mektuplar gönderilmesi, bunun da ötesinde kampın ertelenme kararına karşı küresel bir imza kampanyası başlatılması son derece anlaşılır ve kıymetli diplomatik/toplumsal birer refleks. [2] Yaşanan haksızlığı uluslararası alana taşımak ve kamuoyu oluşturmak açısından bu adımların değerini elbette göz ardı edemeyiz.

Ancak artık bunlardan daha fazlasını düşünmemiz gerekiyor.

Yaklaşımlarımız bazı noktalarda farklılaşsa da, bu noktada Mete Tümerkan’ın alışılmış yöntemlerin bugün ne ölçüde karşılık bulduğunu yeniden değerlendirmek gerektiğine dair çağrısı oldukça kıymetli. [3]

Çünkü yalnızca her olayın ardından protesto etmek bizi sürekli reaktif bir konumda bırakıyor.

Bir temas engellendiğinde tepki veriyoruz.

Bir organizasyon iptal edildiğinde açıklama yapıyoruz.

Bir üniversiteyle ilişki kurulamadığında bunun nedenlerini tartışıyoruz.

Fakat asıl “ustalık”, olaylar olup bittikten sonra nasıl tepki vereceğimizi tartışmak değil; daha olaylar ortaya çıkmadan neyi, nasıl ve hangi araçlarla yapabileceğimizi planlamak.

Belki de bundan sonra “acaba şu girişim veya etkinlik iptal edilir mi?” sorusunun yanı sıra şu soruyu da sormamız gerekiyor: “kimlerle, hangi alanlarda ve hangi yöntemlerle daha fazla ilişki kurabiliriz?”

Reaktif bir konumdan sürdürülebilir, proaktif bir yaklaşıma geçiş tam da burada başlıyor. Bunun yolu ise süreci çok boyutlu ve çok paydaşlı bir biçimde kurgulamaktan, planlamaktan ve eşgüdüm içinde yürütmekten geçiyor.

Elbette “tanınmadan temas kurma” veya görünürlük, çözümün bir alternatifi değil.

Ancak yıllardır izolasyonlar altında yaşayan Kıbrıslı Türklerin uluslararası sistemdeki mevcut dengeler içinde tanınmamışlığına yol açan Kıbrıs sorununu tek başına çözmesi de mümkün değil.

O yüzden bir çözümü zorlarken dünyadan izole olmamızı engellemek, toplumsal özgüveni korumak ve uluslararası toplumla bağları güçlendirerek çözüme daha hazır, muhatap alınan ve daha görünür bir aktör olarak masada yer almak büyük önem taşıyor.

Barcelona meselesi bize bu gerçeği bir kez daha hatırlatıyor.

Kaynaklar:

[1] Ker-Lindsay, J. (2015). “Engagement without recognition: The politics of international interaction with de facto states”. International Affairs, 91(6), 1325–1346.

[2] Kıbrıslı Türk gençlerin uluslararası spor faaliyetlerine katılım hakkına dikkat çekmek amacıyla “Turkish Cypriots Exist (TCE)” tarafından başlatılan “Let Turkish Cypriot Children Play” kampanyası için bkz: tcexist.com/sport

[3] Tümerkan, M. (2026). “Mektup siyasetinin zamanı geçti.” Kıbrıs Gazetesi. 9 Eylül. https://kibrisgazetesi.com/tumerkan-mektup-siyasetinin-zamani-gecti/