Baf’tan küçük bir balıkçı çocuğun öyküsü...

Sevgül Uludağ

Çok değerli arkadaşımız grafik sanatçısı, araştırmacı-yazar ve akademisyen Konstantinos Emmanuelle, “Tales of Cyprus” yani “Kıbrıs’ın Öyküleri” sayfasında, Baf’tan küçük bir balıkçı çocuğun öyküsünü kaleme aldı... Filippos Yuannu’nun öyküsünü, okurlarımız için derleyip özetle Türkçeleştirdik. Konstantinos Emmanuelle özetle şöyle yazıyor:

***  Filippos Yuannu, 7 Mart 1926 tarihinde Baf’ın Neo Horio köyünde dünyaya gelmişti. O günlerde köyün nüfusu 1,200 civarındaydı ve tümü de Hristiyanlar’dan oluşuyordu. Babasının adı Yuannu Stilyanu, annesinin adı ise Elizeveth Yuannu idi.

***  Filippos, sekiz çocuğun ikinci en küçüğüydü – yedi erkek, bir de kız çocuğuydu bu sekiz kardeş. Her bir çocuğun arasında bir sene yaş farkı vardı. En büyük kardeşleri Stelyos, Kıbrıs’ta 1930’lu yıllarda en fazla ağırlık kaldıran ikinci sporcu idi. En fazla ağırlık kaldıran yeğenleri Neofitos idi. Stilyanu ailesinin gücüne ilişkin uzun bir tarihçeleri var... Anlatılanlara göre Filippos’un dedesi Stilyanos da, uzun boylu ve çok güçlü bir adammış. Osmanlı döneminde Arap Ali’yi yenerek kazandığı para ödülüyle borçlarını kapatmış...

***  Küçük Filippos okula gitmeyi sevmiyordu. Bunun yerine köyün çevresinde dolaşmayı ve güvercin, kırlangıç vesaire gibi kuşlar yakalayarak yemek için eve getirmeyi seviyordu. Çalışma hayatına henüz altı yaşındayken atılacaktı Filippos. Kasaba’da bir köşe bakkalında çalışmaya gönderilmişti, bu bakkal köyünden yirmi mil kadar uzaktaydı. Ne yazık ki rafların tozunu alırken bazı kadehleri kırmış ve bakkalın öfkeli karısı da onu derhal otobüse bindirerek evine, düşkırıklığına uğrayacak ana-babasına geri göndermişti.

***  Yaz aylarında Neo Horio’nun çocukları her ikindin köyden bir mil kadar uzaktaki prlajda oynamaya gidiyorlardı... Filippos, henüz yedi yaşındayken kendine oldukça güvenen bir yüzücüye dönüşmüştü. Çok iyi yüzüyordu. Suyun altına dalarak dörtbuçuk dakika süreyle suyun altında kalabiliyordu. Bu dalışları esnasında Yorgos Frangos adlı yerli bir balıkçı küçük çocuğun bu yeteneğini farkederek, genç bir balıkçı çırağı olarak onu yanına almak üzere babasına iş teklifinde bulundu. Filippos’un babası bunu kabul etti ve Frangos da Filippos’u kendi himayesine alarak denize açıldı.

***  Çocuğa mesleğin tüm sırlarını öğretecekti, ağlar nasıl tamir edilir, balık nasıl bulunup yakalanır, balık nasıl temizlenir ve pazara sürülecek balıklar nasıl hazırlanır... Her akşam geceyarısından sonra denize açılıyorlardı, kıyıdan bir mil kadar uzakta demir atıyorlardı. Buraya ağlarını bırakıyorlar, oturup soğuk ve karanlık gecede, yalnızca teknedeki lambaların ışığında balık yakalamayı bekliyorlardı... Gündoğumundan önce de ağlarını topluyorlar ve yakaladıkları balıklarla kıyıya doğru yol alıyorlardı... Balıklarla dolu sepetleri eşeklere yüklüyorlar ve Kasaba’daki pazarda satmaya götürüyorlardı.

***  Filippos, haftanın yedi günü çalışıyor ve ustasıyla birlikte pratikte teknede yaşıyordu... Tüm emeğine karşılık senede üç lira kazanıyordu... Filippos, ağların her zaman balıkla dolduğunu hatırlıyor... “O zamanlar denizde çok balık vardı” diye övünüyor... Daha sonra bana, Kıbrıs’ın en kötü balığının bile, Avustralya’nın en iyi balıklarından daha iyi olduğunu anlattı.

***  Pek çok insan için bir balıkçı teknesinde yaşamak belki çok zordu ancak Filippos buna hemen alışmıştı, pek az uyku uyumaya alışmıştı. Günümüzde hala gecede üç-dört saat uykuyla idare ediyor... Filippos her zaman yetişkin balıkçılarla takıldığı için, dokuz yaşından itibaren sigara içmeye alıştırılmıştı... Tercih ettiği sigara markası da İngilizler’in “Players” marka sigaralarıydı... Eve gitmeden önce bir bahçede durup mandarin ya da portokal atıştırıyor, böylece annesiyle babasının nefesinin sigara koktuğunu anlamalarını önlemeye çalışıyordu. Sigara içtiğini öğrenirse, babasının kendisini kesinlikle döveceğini biliyordu...

***  Filippos köyündeki evine ancak fırtınalı gecelerde dönüyordu, diğer geceler yaşlı Frangos’la balıkçı teknesinde kalıp orada yaşaması bekleniyordu... Neredeyse beş sene boyunca Yorgos Frangos için genç bir balıkçı olarak çalışacaktı... 12 yaşında Neo Horio köyünden zengin bir toprak sahibinin büyük bir keçi sürüsüne çobanlık edeceği bir iş bulmuştu. Çalışma saatleri gene uzundu ve ödenen para da çok azdı. Filippos’tan her sabah saat 5’te sürüyü ovaya çıkarması ve güneş batarken de onları köye geri getirmesi bekleniyordu. Günde 12 saat çalışıyordu, haftanın yeni günü ve senede üç lira kazanıyordu... Ancak gün boyunca bir ağacın gölgesinde diğer genç çobanlarla birlikte sohbet ediyor, hayvanlar çevrede ne bulursa yeyip otluyordu bu arada...

***  1942 senesinde Filippos artık 17 yaşındaydı ve Müttefikler’e savaşta yardımcı olmak üzere Britanya ordusuna katılmaya karar vermişti. Bunun nedeni belki de günde iki şilin ödenecek olmaktı... Belki de beleş sigara dağıtılmasıydı – haftada 50 sigara veriyorlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında kadınların günde iki kuruş ödendiğini, onların büyük varilleri kumla doldurduğunu, sonra da bu varillerin kamyonlara yüklenerek Leymosun’a götürüldüğünü hatırlıyor. Bu variller, herhalde olası bir işgalci güce karşı bir yerleri güçlendirmek için kullanılmaktaydı...

***  Kıbrıs Alayı ve Gönüllü Kuvvetleri’ne katıldıktan sonra Filippos önce Suriye’ye, sonra Filistin ve Mısır’a gitti, en sonunda da İtalya’daki savaş cephesine gönderildi... Mısır’dayken bir eğitim eksersizi esnasında bir İngiliz subay, Filippos belli bir hareketi yapamadı diye başına vurmuştu... Filippos ise sinmek yerine dönip bu subaya vurmuştu. Derhal askeri mahkemeye çıkarılıp gemiyle İtalya’ya gönderilmişti. Gemideyken küçük bir kamaraya kapatılmış ve iki Kıbrıslı asker tarafından gece gündüz gözetlenmişti. “Bre ahmaklar!” diye bağırıyordu kamarasından onlara, “nereye kaçabilirim ki? Allah aşkına gemideyiz be! Denizin ortasındayız!”

***  Kıbrıs Alayı, katırcılardan oluşmaktaydı, esas işleri ön cephede savaşmakta olan Britanya askerlerine yiyecek, malzeme ve mühimmat taşımaktı. Filippos’a göre bu askerlerin neredeyse tümü de Hindistan ve Afrika’daki sömürgelerden alınmış askerlerden oluşmaktaydı. Filippos savaştan korkmuyordu ve ön cepheye iki katırı sürmek için gönüllü oluyordu çoğu zaman. Her bir Kıbrıslı katırcının çoğunlukla iki ya da üç katırdan oluşan hayvanları idare etmesi bekleniyordu. Bir keresinde Filippos’un idare ettiği katırlardan birisi bir mayına basarak havaya uçmuştu... Mayından fırlayan şarapnel parçaları başka hayvanları ve askerleri de yaralamıştı, Filippos da yaralanmıştı. Tıp eğitimi almış olan subaylar hemen yarasını sarmışlar ve birkaç gün sonra tekrar göreve göndermişlerdi onu...

***  Filippos aslında şanslılardan biriydi... Savaş esnasında 600 kadar Kıbrıslı gönüllünün öldürüldüğü tahmin ediliyor. Bunlar arasında Kıbrıslırumlar, Kıbrıslıtürkler, Ermeniler, Maronitler ve Latinler vardı. Sömürgelerden gelen askerlerin yaşadıkları ölümlerle hiç kıyas bile kabul etmezdi bu Filippos’a göre... Almanlar pek çok Afrikalı askeri öldürmüştü, o kadar çok Afrikalı asker öldürmüşlerdi ki tüfeklerindeki süngüler eğilmiş bükülmüştü... Komuta düzeyindeki İngiliz subayların, Afrikalı askerlere Kıbrıslı gönüllülerin yamyam olduğunu söylediklerini ve Afrikalılar’ı kışkırttıklarını da hatırlıyor. Afrikalı askerlerin, Filippos onlara malzeme götürdüğünde korku içerisinde geri çekildiklerini hiç anlamayadığını da anlatıyor...

***  İtalya’da Kıbrıslı gönüllülere beklenmedik bir teselli, bazı terkedilmiş kentlerde ve köylerde buldukları bol yiyecek olmuş... Yeni bir köye her girişlerinde evlerin terkedilmiş ama her tür yiyecek ve içecekle iyice stoklanmış olduğunu, buna şarabın da dahil olduğunu görmüşler. Komutanlarından herhangi bir ceza görmeksizin, Kıbrıslı gönüllüler canları ne çekerse onu alıp yeyip içiyorlarmış... Filippos’a göre İtalya’da hiçbir asker aç kalmamış...

***  Savaştan sonra Filippos Kıbrıs’a döndüğünde yeniden balıkçıların dünyasına katılmış... 1946 senesinde artık 21 yaşındaymış... Bir gönüllü olarak kazandığı parayla bir balıkçı teknesi satın alabilmiş, kardeşleri Stelyos (Stili) ve Hristoforos ile birlikte... Bundan kısa süre sonra Filippos, köyde hoşuna giden bir kız görmüş ve onunla evlenme niyetini belirtmiş. Bir çoban olan bu kız da, annesi de bunu kabul etmiş. Fakat kızın babası bu işe onay vermemiş. “Ben kızımı bir balıkçıya vermem” demiş babası bağırarak... Çok şükür köyün muhtarının karısı işe müdahale ederek Filippos’u, çoban kızın komşusu olan Vasilya Hristantu Mene ile tanıştırmış. Vasilya kendi kendine dokumacılığı öğrenmiş ve harika halılar ve çarşaflar dokumaktaymış. Filippos çok mutlu olmuş. Daha da önemlisi hem Vasilya’nın, hem Filippos’un anneleri ve babaları memnunmuş ve böylece genç çift, 25 Ekim 1946’da evlenmiş...

***  Düğün törenine yakındaki Androliku köyünden Kıbrıslıtürk misafirler, düğün ziyafetinde sunulmak üzere yedi tane koyun kesip getirmişler... Bu iki köy arasında iki toplumlu ilişkiler her zaman iyi ve uyumlu imiş... Vasilya’nın küçük kardeşi Savvas Hrisantos da Filippos’a hayranmış ve her yerde onu takip ediyormuş... Bir kış günü yakındaki Akama ormanında yakacak odun toplamaya gidecek olan Filippos ve babasına, genç Hrisantos da yalvarmış, kendini de götürsünler diye. İstemeye istemeye bunu kabul etmiş Filippos. En soğuk kış günlerden biriymiş ve kısa sürede kar yağışı ağırlaşmış... O kadar yoğun kar yağıyormuş ki Filippos ve babası tüm yön duygularını yitirmişler... Eşeklerinin kuyruklarına tutunmuşlar ve eşeklerin kendilerini ormandan çıkarmasını beklemişler. Meğer eşeklerin çok iyi bir yön duygusu varmış ve tam olarak nereye gideceklerini biliyorlarmış. Karlar içerisinde düşe kalka ilerlerken Hrisantos uzakta bir uzun dal görmüş ve ona doğru yürümüş, yoğun kar yağışı nedeniyle onu gözden kaybetmişler. Onu delicesine her yerde aradıkları halde bulamamışlar.

***  Köye dönerek yardım alıp onu tekrar aramaya karar vermişler. Saatler süren arayış ardından onu küçük bir mağarada çömelmiş vaziyette bulmuşlar. Donarak ölmüş çocuk. Filippos şoka girmiş... Uzun yıllar boyunca bu ölümün şokunu atlatamamış. Bugün dahi bu çocuğu koruyamadığı için kendini suçluyor...

***  1951 yılında Filippos, Avustralya’ya gitmeye karar vermiş. Eşini ve iki küçük çocuğunu geride bırakmış. Oğluna ölen çocuğun adını vermiş, ona Savvaki demiş, kızına ise Panayota adını vermiş... Filippos beş sene çalışıp Kıbrıs’a dönerek kendi balıkçı teknesini satın alıp rahat bir hayat yaşamayı hesaplıyormuş. Korsika gemisiyle Leymosun’dan Aralık 1951’de ayrılmış ve 52 gün sonra Sydney’ye Şubat 1952’de varmış.

***  Eğitimden yoksun kalmış olmasına karşın Filippos hızla öğrenen bir kişiymiş ve Avustralya’da pek çok şeyi hızla öğrenmiş. Avustralya’daki ilk yıllarında bazı fabrikalarda iş bulmuş, herhangi bir deneyimi olmadığı halde... Sonuçta Wollongong’a gitmiş ve yakınlardaki Kembla limaında bir balıkçı trolünde çalışmaya başlamış. Savaş esnasında İtalya’da İtalyanca öğrenmiş olduğu için, trol sahibi İtalyan’la iletişim kurabiliyormuş... Ancak Kıbrıs’ta küçük bir çocukken okula gitmediği için Kıbrıs’taki eşine ve ailesine nasıl mektup yazacağını bilmiyor, mektup gönderemiyormuş... O kadar canı sıkılmış ki gidip bir sözlük satın almış ve kendi kendine okuma-yazmayı öğrenmiş.

***  Avustralya’ya gittikten ikibuçuk sene sonra Filippos Kıbrıs’taki eşi ve iki küçük çocuğunu Avustralya’ya getirebilecek kadar para biriktirmiş. 4,500 liraya bir ev satın almış ve yemek pişirmeyi öğrenmiş. Birkaç yıl sonra 1961’de ise Filippos ile Vasilya’nın ikiz kızları Anna ve Eleni (Helen) dünyaya gelmiş. Filippos ve Vasilya, ilk Fish and Chips lokantalarını Woolongong’un Figree kentinde açmışlar... Çok büyük bir başarı elde etmişler hemen ve pek çok yerli insan, bunun Wollongong’ta en iyi “Fish and Chips” (“Balık ve Patates”) lokantası olduğuna inanıyormuş.

***  1968 yılında Filippos ailesini Viktorya bölgesine götürmeye karar vermiş, burada Sunshine bölgesinin varoşlarına yerleşmişler ve ikinci Fish and Chips lokantasını açmış, bir kez daha bu da çok başarılı olmuş. Çünkü Filippos her zaman çok taze ve kaliteli yiyecek sunmaya tutkunmuş. Büyük evlatları Panayota ve Savvaki evlenerek Melburn’a yerleştikten sonra bu ikinci lokantayı açmış... Ne yazık ki sevgili eşi Vasilya 1985’te kansere yenik düşerek vefat etmiş. Filippos ile röportajımız esnasında 90 yaşlarındaydı ve Melburn’un kuzey varoşlarında kızı Helen ve güveyisi Nick ile birlikte yaşıyordu... Büyük ve sevecen bir aileye sahip olmaktan mutluydu...

***  Filippos’un kızı Helen Polidoru’ya bana babasının hayat hikayesini kaleme almakta, babasıyla röportaj yapmakta ve güzel ve eski aile fotoğraflarını taramamda yardımcı olduğu için özel olarak teşekkür ediyorum.

(TALES OF CYPRUS’tan Konstantinos Emmanuelle’in yazısını özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).


Filippos ve Vasilya Yuannu, evlatlarıyla Avustralya'da... Sene 1964...