Baf’ta terkedilmiş bir Kıbrıslıtürk köyü: Marona...

Sevgül Uludağ

 

Baf’ta yolumuz terkedilmiş bir Kıbrıslıtürk köyüne, Marona’ya düşüyor...
Marona’ya Fasula’dan geçerek gidiyoruz, Mamonya’dan, Ayyorgi’den... Bu küçücük ama çok şirin dağ köyüne giden yol yer yer sular altında kalmış – bu bölge o kadar sulak ki, neredeyse yolların içine akacak derecikler...
Şimdi Baf’ta badem ağaçları bembeyaz ve pespembe çiçekler açmış – o kadar olağanüstü bir görüntü bu ki, insanın nefesi kesiliyor... Marona’nın çevresinde de, yamaçlarında da badem ağaçları bembeyaz, pespembe... Beyaz çiçek açan badem ağaçlarının verdiği bademler yenirmiş, pembe çiçek açan ağaçlar acı badem verirmiş, bunu da öğreniyoruz...
Bozuk toprak yoldan tepeye çıkıyoruz... Rüzgarın uğultusu, bulutların yakınlığı ve ıssızlık... Kuşlar ötüyor ama köy tümüyle terkedilmiş...
1974’te terkedilmiş olan bu Kıbrıslıtürk köyünde taş evler acınacak durumda – yıkılmışlar ve taşlar etrafa savrulmuş... Köyün içinden geçen patikaları, yolları diz boyu otlar, ısırganlar, gömeçler bürümüş... Otların içinde gizleniyor evlerden sökülmüş taşlar, üstleri sıyrıncak çünkü yosun tutmuşlar... Nereye bastığımıza baka baka ilerliyoruz, her yan çamur kaplı çünkü bu bölge sulak... Derecikler akıp gidiyor, tepemizde bulutlar toparlanıyor, güneş bir görünüp bir kayboluyor – zaman zaman yağmur yağıyor ama bütün bu bölge o kadar sessiz ki...
Tepeden manzara olağanüstü... 1959 yılında, İngiliz Sömürge Yönetimi’nin yaptırdığı ve artık “antik” diyebileceğimiz sokak çeşmesinin yanında durup aşağıya bakıyoruz – vadide pembe-beyaz badem çiçekleri, lapsanalar, yıkık evler görünüyor... Yemyeşil tepeler var karşıda ve sanki ısı bu tepede daha düşük, ellerim donuyor, kulaklarım üşüyor...
Taş evlerin duvarları yıkılmış, pencereleri, kapıları sökülmüş...
Bu evler sevgiyle ve binbir zahmet ve emekle nasıl yapılmış bir zamanlar... Tek tek bu taşçıkları yerleştirip bir ev yapmak kolay mıydı?
Bu evlerin her birinde yaşam nefes alıp verirdi, insanlar doğardı ve ölürdü bu evlerde, çeşmelerden su taşırlar, yemek pişirirler, meralarda hayvanlarını otlatırlar, bağlarına bakarlar, harnıplarını, zeytinlerini, bademlerini toplarlardı... Eve döner, birşeyler yer, uyurlardı... Artık yol olmayan yollara savrulmuş, otların arasına gizlenmiş taşların belleğinde duruyor tüm bir köyün öyküsü... İnsanlar doğar, insanlar ölürdü... Çocuklar büyür, köyün tek göz bir evcik gibi küçücük okuluna giderdi...
Okul, caminin yanında duruyor, kapısı yok, pencereleri yok – Baf’tan gelen rüzgarlar bir zamanlar çocukların bu sınıf odacığında okumayı, yazmayı, sayı saymayı, hesap yapmayı, resim yapmayı öğrendiğini fısıldıyor... Bulutlar merakla izliyor bu terkedilmiş köyü ve canları çektiğinde yağmurlarını getirip gökyüzünden gelen gözyaşları gibi bu taşları, bu toprakları yıkamaya çalışıyor... Kuşlar boş evlere girip çıkıyor ve bir domuz, yavrucuğuyla birlikte, küçük bir ahıra çevrilmiş boş bir evde yapayalnız bu tepenin üstünde, Marona köyünde yaşıyor... Tek bir insan bile yok – insanlar 1974’te terkedip gitmişler bu köyü ve bir daha geri dönmemişler... Hiç kimsecikler sahip çıkmamış bu köye ve köy, kendi kaderiyle başbaşa kalmış, insansız, ıssız... Köyde bir yağ değirmeni varmış bir zamanlar, yağ değirmeni de sökülüp götürülmüş...
Köyün camisi de küçücük ve tek başına öylece dikilip duruyor yapayalnız... Bütün bu güzelliğin ortasında tıpkı bir savaş yarası gibi açık, öylece duruyor Marona ve yüreğime dokanıyor... Sanki savaş denen trajediyi, göçmenliği, savaştan sonra terkedilip gidilen, soyulan, talan edilen evlerin yalnızlığını anlatmak üzere öylece bırakılmış bu köy... Kimsecikler artık sevmemiş burasını – bu köyün sakinleri aynı ülkenin başka köylerine sürüklenip gittiği ve bir daha buralara dönemedikleri için, köy sahipsiz kalmış, insansız ve bakımsız... Savaşın bir utanç abidesi gibi öylece dikiliyor Baf yakınlarında...
Bir zamanlar, elli yıl önce, bu köyde 3-4 tane de Kıbrıslırum aile yaşarmış... 1963 olayları başladığında ve Küçük Kaymaklı saldırı altında kaldığında, köyün öğretmeni bu gariban Kıbrıslırum köylülere ağır sözler söylemiş, kalplerini kırmış, onları ürkütmüş, korkutmuş ve bu 3-4 aile toparlanıp gidivermişler buralardan kalpleri kırık vaziyette, galiba Fini köyüne yerleşmeye... Maronalı Kıbrıslıtürkler, Küçük Kaymaklılı olan bu öğretmene sitem etmişler, “Keşke öyle konuşmasaydın be hoca” demişler, “ne istedin köylülerimizden? Biz bu bölgede Rumlar’la iyi geçinirik, iyi geçinmek isterik...”
Çünkü köyde topu topu 28 Kıbrıslıtürk aile varmış – bu kadar küçük bir köyün çevresiyle iyi geçinerek hayatta kalmasını istiyormuş köylüler ama köy öğretmeni Küçük Kaymaklı’daki ailesinden haber alamayınca, “Öldüler mi, kaldılar mı bilmeyik ki” diyerek Kıbrıslırumlar’dan çıkarmış öfkesini, kaygılarını, korkularını...
Bana bunları anlatan Maronalı bir Kıbrıslıtürk’e, “Köy öğretmeni Kıbrıslırumlar’ın kalbini kırıp onları ürkütüp kaçırmasaydı, belki de 1974’e kadar köyde kalırdılar...” diyorum.
“Herhalde kaçmazlardı çünkü biz iyi geçinirdik, aramızda bir kavga kalaba yoktu” diyor...
Maronalı Kıbrıslırumlar, Türkçe bilirmiş – çocuklarını komşu karma köy Arşimandria’daki Kıbrıslırum okuluna gönderirlermiş – çocuklar yürüyerek gidip gelirmiş okula ama yağmurlu günlerde, köydeki Kıbrıslıtürk okuluna gelirlermiş, Arşimandria’daki okula gidemezlermiş çünkü...
Derken Arşimandria’daki Kıbrıslıtürkler de 1963 olaylarından ürküp kaçmışlar karma köylerinden ve bir gün Marona’ya gelmişler, çoluk çocuk... Köyden kalbi kırık ayrılan Kıbrıslırumlar’ın evlerini açıp onları bu evlere  yerleştirmişler, herkes mandrasını, ambarını, evini paylaşmış göçmenlerle ve 1974’e kadar bu göçmen Kıbrıslıtürkler de Marona’da kalmışlar...
1963’te ilkokulda son sınıfta olan öğrenciler, “mücahit” yapılmış ve bu küçük, 11-12 yaşlarındaki çocuk askerlerin çoğu ilkokuldan sonra örneğin Baf’ta bir ortaokula, liseye gidememişler, yollar tekin olmadığı, ulaşım olmadığı için köyde kısılıp kalmışlar – hem çocukluklarını, hem okuma düşlerini elinin tersiyle itmiş savaş ve bu çocuklar bir gecede büyümek zorunda kalmışlar, şehirlerde yaşıtlarının sürdürdüğü hayattan çok farklı bir hayat içine savrulup atılmış vaziyette bulmuşlar kendilerini... 1974’e kadar böyle gitmiş ve sonrasında Maronalı Kıbrıslıtürkler kuzeye geçince Ayguruş’a (Esentepe) yerleştirilmişler Aynikolalı Kıbrıslıtürkler’le birlikte – kimisi Şahinler’de (Masari) yaşıyor şimdi, kimisi Omorfo’da...
Artık Marona diye bir köy yok... Bu köyde doğup büyüyenler, köyün vadilerini, tepelerini, Beyaz Uçurum’unu, Kara Uçurum’unu, çeşmelerini, ağaçlarını, kuşlarını, taşlarını belleyerek büyüyenler yeryüzünden göçüp gittiğinde artık “Marona” diye bir sözcük kalmayacak belleklerde... Çocukları başka topraklarda doğduğundan, onlar bu köyü hiç bilmeyecek – ne Beyaz Bayramlar’ı, ne Kara Bayramlar’ı, ne Mullasadıklar’ı yani köyün üç kök ailesini... Çünkü zaten herkes başka bir “soyadı” almak zorunda kalmıştır 1974 sonrasında ve pek azı atalardan gelme bu lakapları bundan 50 yıl sonra zar zor hatırlayabilecek, rüzgara savrulup gidecek isimler, rüzgara savrulup gidecek hatıralar, rüzgara savrulup gidecek bu güzel köyün güzel insanlarının iç çekişleri...
Marona hüzünlendiririyor beni, sanki ruhum yaralanıyor ve olağanüstü bir güzelliğin ortasındaki bu yalnız köy kalbimi burkuyor... Bir daha asla bu bölgeden kalbim burkulmadan geçemeyeceğim...
Baf’tan badem çiçekleri topluyorum, eve götürüyorum, Masari’den topladığım laleleri koyduğum vazoya koyuyorum... Her sabah, kahvaltıda bu badem çiçeklerine bakıp onları koklayacağım: Onlar bana Marona’nın öyküsünü fısıldayacak, yitip giden bir köyün asla unutmayacağım güzelliğini hatırlatacak, bir damla gözyaşı süzülecek yanağımdan, Marona kalbimde bir sancı olacak, unutmayacağım, unutamayacağım bir sancı...