Babam ve Hoşgörü…

Dr Filiz Besim


Yetmişli yılların sonuydu… Savaşın yaralarının daha yeni yeni sarılmaya başlandığı günler…
Türkiye’de sağ - sol çatışmalarının dorukta olduğu yıllar…
Henüz göçmen olmanın, topraklarımızdan sökülüp başka bir diyara savrulmanın acısını yüreğimizin en derinlerinde hissettiğimiz zamanlar…
Yeğenim Özer Elmas’ın sağ- sol çatışmaları sonucunda Türkiye’den gelen  cansız bedeniyle buluştuğumuz, çok ama çok zor anlar…
İnsanların Güneyli -  Kuzeyli, göçmen ya da yerli, Ayannili ya da Piskobulu, Baflı ya da Limasollu olarak ötekileştirildiği günler…  Nice göçmenin henüz kafasının karmakarışık olduğu; yan yana bile yaşamaya alışamadığı zamanlar…
Rumla, Türkün birbirlerine ötekileştirilmesini yazmaya bile gerek yok.
Belki de ben, bunun için tüm ötekileştirmelere karşıyım.
Benim çocukluğumun sonu, ortaokul yıllarımın ilk seneleri…
Daha nice “özel”ler sayabilirim o günlere dair…  Ama sanırım en özel duygumuz artık bir devlet olduğumuza dairdi. Federal bölgemizde,  seçimlerin yapıldığı ve kendi kendimizi idare edebileceğimize inandırıldığımız, Kıbrıslıtürklerin de henüz masum olduğu yıllar…
BİR SEÇİM ANISI…
Yine bir seçim dönemiydi... Babamın hep aktif politika yapması dolayısıyla evimizin sürekli siyasilerle dolup taştığı bir dönem.  Ev ev gezmeler, liste yapmalar, popülizmin tohumlarının atıldığı günler.Babam o günlerde koyu bir Ulusal Birlik Partiliydi. Koyu bir Denktaş’cı... Çoğu TMT’ciler gibi… Benimse ruhumda sol düşüncenin filizlendiği yıllar.
Çoğu Kıbrıslıda olduğu gibi bizim ailede de adetti o yıllarda, okuma ve yazması olmayan büyükleri sandığa büyük bir çocuk götürürdü. O seçim de öyle oldu. Anneannemi sandığa götürme görevi bana verilmişti. Parmağını nereye basacağını ben gösterecektim. Öyle de oldu... Neneciğimi sandığa götürdüm. Nenem “hangisi Denktaş’ın partisi?” diye sordu. Ben gözümü hiç kırpmadan sol bir partinin ambleminin altındaki kareyi işaret ettim. O da hiç şüphe duymadan parmağını gösterdiğim kareye bastı. İkimizin de içi çok rahattı…
Eve geldik… Babam neneme sordu: “Güneş’e vurdun değil mi?” Nenem bir an bocaladı. “Yok” dedi. Sonra konuyu o cin gibi zekâsıyla anladı ve hemen toparladı. “Aman ne bileyim. Filiz’in gösterdiği yere vurdum işte. Hem benim gözüm mü görür?”
Elbette ki babacığım da konuyu anlamıştı. Önce bana biraz suratını astı, sonra da hiçbir şey söylemeden gülümsedi. Bir hafta sonra dayanamadı sordu: “Nenen hangi partiye oy verdi?” Ben hiç bozmadan “Güneş’e” dedim. İkimiz de kahkahalarla güldük.
Ve eklemeden edemeyeceğim benim yarıda kesip istifa ettiğim devlet memuriyetimi saymazsak eğer babamın ne kendi ne de dört çocuğundan hiç biri devlet memuru olmadı. Kız kardeşleri ve yeğenleri de öyle…
BİLE BİLE…
Bunu neden mi anlattım? Çünkü, her seçim dönemi hatırlayıp kendi kendime hem  güldüğüm hem de hüzünlendiğim bir konudur bu da ondan…   Kıbrıslıtürkler o günden bu güne hâlâ seçim yapıyorlar, iradelerinin aslında kendilerinde olmadığını bile bile…
Belki ucundan da olsa şu “demokrasi” denilen olayı yakalarız diye…
Kıbrıslıtürkler o günden bu güne hâlâ bu adada bir varoluş savaşı vermeye inatla devam ediyorlar. Her yeni seçim döneminde binlerce yeni vatandaşa rağmen…
Kıbrıslıtürkler, her yeni seçim bir önceki dönemdeki o binlerce vatandaşı biraz daha kendine benzeterek yok oluşa inatla “hayır” diyor. Çünkü bu topraklara akıtılan her ter damlasının, bu topraklar uğruna verilen her emeğin, bu coğrafya için önemini biliyorlar.
Ve Kıbrıslıtürkler o günlerde olduğu gibi bugün de, çocuklarına, gençlerine gözbebeklerine güveniyor hoşgörüyle bakıyorlar…