Avrupa Parlamentosu Kararları

Dr. Hasan Alicik

Gezi Parkı direnişi gerek öğretmen sendikaları, gerekse KTAMS ve diğer sivil toplum örgütleri tarafından yapılan grev veya eylemlerle gündemde tutulmaya çalışılıyor.
Bu süreçte dikkatlerden kaçırılmaması gereken bir diğer önemli konu da Avrupa Parlamentosu’nun aldığı karardır. Ne ki parlementonun kararını tanımayacağını açıklayan Recep Tayyip Erdoğan “Haddini bil” diyerek de azarlamaktan geri kalmadı.
Karar metninde eleştiri ve kınamanın yanı sıra Türkiye gerçeklerine yönelik sosyal, politik, kültürel, ekonomik... tespitlerde de bulunuldu.
Aslında karar metni üzerinden, Gezi Parkı direnişi, AK Parti’nin dikte ettirici, otoriter iç ve dış politikaları ile Kıbrıs’a yönelik uygulamaları birlikte okunup yorumlanabilir. 
Ne diyordu Avrupa Parlamentosu?
“A.Katılım müzakereleri ile Türkiye kendisini reformlar, iyi komşuluk ilişkileri ve AB ile ilerleyici işbirliği yapmaya adamıştır ve bu çabalar Türkiye’nin kendini modernize etme ve demokratik kurumlarını, hukukun üstünlüğünü ve insan hakları ve temel özgürlüklerinin gözetilmesini pekiştirme ve geliştirme fırsatı olarak görülmelidir.”
Parlamento müzakere sürecini böyle algılarken, acaba AK Parti Hükimeti de böyle mi algılıyordu?
Modernizasyonu mu anlıyordu, yoksa hak ve özgürlükler şemsiyesi altında toplumu dönüştürmenin önünde engel olarak görülen derin devlet ve militer gücün zayıflatılmasını mı anlıyordu?
Farklı anlamlar yüklenebiliyor.
Erdoğan, kendi yüklediği anlamın dışına çıkıldığında ise “Haddini bil” politikasıyla karşılık veriyor. Ne bildiğin, ne anladığın önemli değil, “haddini bil” yeter... Medya dahi olsa...
Nitekim Annan Planı döneminde Kıbrıslı Türkler barışa yaklaştıklarını düşünürken AK Parti hükümeti ise toplumu dönüştürme hedefinde bir adım daha ilerlediğini düşünüyordu.
Eroğlu ve Küçük hükümetlerine dikte ettirdiği “ekonomik paketler”den ne anlıyordu? Kıbrıslı Türklerin kendi kurumlarını modernize etmesi ve demokratik, hukukun üstünlüğünü, insan hakları ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi fırsatı olarak mı görülüyordu? Hayır.
Toplumun dönüştürülmesi, kurumlarının yeşil sermayeye tasfiye edilmesi  öngörülüyordu.
Kısa sürede İlahiyat koleji, cemaat yurtları, DAÜ’nün göbeğine cami yapılması projeleri ortaya çıktı. “Çocuk doğurmuyorsunuz” anlayışı; ekonomik ve nüfus aktarma politikalarının gerekçelendirilmiş ifadesi olarak topluma sunuldu. 
Kararda dikkat çeken bir başka madde daha var:
“J. Protestolar ve büyük çaplı katılımlar gösteriyor ki insanlar çok sayıda ve köklü problemler yaşıyorlar, Türkiye’deki ekonomik büyüme insanların yaşama kalitesinde bir artışı da yanında getirmiyor, görünen o ki Türk vatandaşları ve işçileri yürürlükteki haklarından, özgürlüklerinden haz etmiyorlar, maaşları ve gelirleri ise gerçekten az.”
Avrupa Parlamentosu ne diyor?
“Türkiye’de ekonomik büyüme oldu ancak bu insanların yaşam kalitesini ve gelirini artırmadı.” diyor.
Başka ne diyor?
“Türk vatandaşları ve işçileri yürürlükteki hak ve özgürlüklerden memnun değiller, maaşları ve gelirleri az.” diyorlar.
Erdoğan ne diyor?
“Haddini bil.”
Aynı anlayışlar ülkemizede yaşanmadı mı...
KTHY kapanırken, Ercan satılırken, elektrik, DAK-DAİ peşkeş çekilirken, Göç Yasası meclisten geçirilirken... Altmış binler meydana indiğinde, “besleme” denmedi mi...
Maliye Bakanı “Ekonomi uçuyor”, Türkiye’den gelen Başbakan yardımcısı “İşler iyi gidiyor” demedi mi...
İddia ettikleri gibi ekonomi uçuyorsaydı, çalışanların yaşam kalitesi, alım gücü neden düştü? Eğitim, inşaat, elektirik, ulaşım, turizm gibi alanlara Türkiye sermayesinin girmesiyle ekonomi büyümüş olsa bile, bu toplumun yaşam kalitesini, gelirlerini artırmadı.
Bu ülkede tarihin hiç bir döneminde böylesi mazbata mağdurları görülmedi.
Başka bir karar daha var:
“P.Demokratik bir hak olan protesto etme hakkı artan bir tehlike altındadır. Dünya üzerindeki insanların neo-liberal ve anti-sosyal politikalara karşı öfkesi de aynı şekilde artmaktadır.
1.Türkiye Hükümetinin protestoculara ve Türk Halkına karşı uyguladığı devlet şiddetini kesinlikle kınıyoruz.”
Ne diyor Avrupa Parlamentosu?
“Dünya üzerindeki insanların neo-liberal ve anti-sosyal politikalara karşı öfkesi artmaktadır.”
Biz de Dünya üzeninde olduğumuza göre KTHY batırılırken, Ercan satılırken, DAK-DAİ peşkeş çekilirken... biz de neo-liberal ve anti-sosyal politikalara öfkelendik.
Ne yaptık? Protestolar yaptık, eylemler yaptık...
Bu ülkede bankazedeler KKTC Cumhuriyet Meclisi’ni bastığında bile polis insanlara saldırarak yumruk yumruğa dövmemişti. Meclis veya elçilik önünde yapılan eylemlerde arbede yaşanmıştı ama polis koları sıvayarak insanları döve döve kanlar içinde bırakmamış, hastahanelik etmemişti.
Devlet şiddeti ne zaman artmaya başladı?
Erdoğan’nın 19 Temmuz 2011’de ziyareti nedeniyle sivil toplum örgütlerinin  KTHY’nın önünde barışçıl eylem yaptıkları sırada, polis baskın yaparak oradakileri döverek dağıtmasıyla. Kıbrıslı Türkler ilk kez televizyon ekranlarında devlet şiddetine ve vahşetine tanıklık etti. Benzer olaylar daha önce yaşanmamıştı. Ardından ne geldi? TOMA araçlarının alımı. Sanırım Küçük hükümeti iktidarda kalsaydı ardından da yüklü mitarda biber gazı alımı gündeme gelecekti.
Avrupa Parlementosu’nun işaret ettiği gibi “vatandaşlık hakları, kadın hakları, sosyal ve ekonomik hakların hiçbiri dini inanış tarafından göz ardı edilmemeli...”, uygulanmakta olan neo-liberal ve anti-sosyal politikalar insanlarda öfke uyandırmaktadır. Ekonomik büyüme olabilir ama bu insanların yaşam kalitesine ve gelirlerine yansımamıştır. Direnişin asıl sebebi olan sosyal, politik, kültürel ve ekonomik yapıların yeniden gözden geçirilmesi gerekmeketedir.
Bu da “Haddini bil” anlayışıyla olmayacaktır. Otoriter, dikteci politikalarla olmayacaktır. Eğer böyle giderse Erdoğan, kendisini tarihe gömecek olan kahramanları kendi elleriyle yaratacaktır.
Dolayısıyla tepki ve desteğin ötesine geçilerek Avrupa Parlamentosu kararları, Gezi Parkı direnişi ve AK Parti politikalarının dayandığı olgular üzerinden “TC-KKTC ilişkileri nasıl daha sağlıklı bir zemine oturtulabilir?” tartışması yaratılarak geleceğe ışık tutacak bir fırsata dönüştürülebilir.