Avrupa Birliği’nde savunma arayışı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin güvenlik telaşı ve Türkiye

Niyazi Kızılyürek

Kıbrıs Rum sivil toplum kuruluşlarından OPEK, geçtiğimiz günlerde PRIO ile birlikte Avrupa Birliği’nin savunma politikalarında girdiği yeni arayışları ve Kıbrıs’a olası yansımalarının tartışıldığı bir panel düzenledi.

Aşağıda, panelde yaptığım konuşmadan bazı bölümler aktarıyorum.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın güvenliğini NATO sağlıyordu. NATO’nun ilk Genel Sekreteri Lord Ismay’in karakteristik sözleriyle NATO’nun amacı, “Amerikalıları içeri almak, Rusları dışarıda bırakmak ve Almanları baskı altında tutmaktı.”

İleriki yıllarda Almanya “uyumlu” bir ülke haline gelince, o da Avrupa savunmasının veya olası bir savaşın tarafı oldu. NATO, Avrupa devletlerini sadece dışa karşı korumuyordu. Kendi aralarında savaş yapmalarını da engelliyordu.

Avrupa Birliği’ni kuran ve daha sonra Birliğe katılan ülkeler genellikle güvenlik politikalarından uzak durdular. NATO güvenlik sorumluluğunu üstlenirken, AB üyesi devletler ekonomik kalkınmaya önem veriyor, kendi aralarında barışı inşa ediyor ve AB kurumlarını oluşturuyorlardı.

AB dünya tarihinde eşine rastlamadığımız bir oluşumdur. Ulus-devlet-ötesi bir örgütlemeyle Avrupa’da savaş tarihine son veren AB, üye devletlerin kendi aralarında savaşmalarını prensip olarak sonlandırdı. Bilindiği gibi, Avrupa’da ulusların ve ulus-devletlerin yol açtığı korkunç yıkıcılık ve saldırganlık en uç noktalara ulaşmıştı. 19. yüzyılda savaşa bulaşmayan devlet yoktu. Ayrıca, Avrupalı uluslar kolonyalizm ve emperyalizme yönelmişlerdi. Avrupa Birliği bu geçmişe nokta koydu ve düne kadar savaşan üye devletler supra-nasyonel bir işbirliğine yöneldiler.

Bu büyük bir dönüşümdür. Üye devletler gönüllü olarak kendi yetkilerinin önemli bir kısmını AB’ye devrediyorlardı ve bu da devletler arası işbirliğinde yepyeni bir örnek oluşturuyordu.

AB bir kurum olarak egemen değildir. Egemen üye devletlerin imzaladıkları anlaşmalarla yönetiliyor. Böyle olmakla beraber, Avrupa Adalet Divanı gibi devletleri aşan kurumlara sahiptir.

Fakat, AB bir kurum olarak dünyada ortaya çıkan çatışma ve savaşlara müdahale eden bir aktör değildir. Ordusu yoktur. Üye devletler arasında AB’nin hangi yöne evirileceği konusunda görüş birliği yoktur. Örneğin, ortak savunma oluşumunu 1953 yılında Fransa reddetmişti. Bugün de görüş ayrılıkları vardır.

Ukrayna Saldırısı ve Trump Tehdidi

Fakat, AB giderek ortak bir savunma politikası geliştirmeye yöneldi. Örneğin, Brexit’ten sonra AB’nin alacağı önlemler konuşulurken, ortak savunma ve AB ordusunun kurulmasından söz ediliyordu. 2017 yılında Alman dışişleri bakanı Gabriel, Avrupalıların ordu kurmaya yöneldiklerini söylemişti. O dönemde Almanya’nın savunma bakanı olan günümüzün AB Komisyon başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Güvenlik ve Savunma Birliğinin kurulmasından söz ediyordu.

Ancak, AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikasına ciddi biçimde yönelmesi ve bu alanda “egemen” olmayı hedeflemesi esas itibarıyla Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla gündeme geldi. Rusya’nın Avrupa kıtasında savaş dosyasını yeniden açması, ayrıca, Trump yönetiminin tutumu, AB içinde “Savunma Birliği” oluşturulmasını tahrik ve teşvik etti.

ABD’nin tutumu yüzünden NATO’nun artık AB devletlerinin güvenliğini sağlayamayacağından korkulması, Trump’nın AB’yi “dejenere olmuş bir medeniyet” olarak görmesi ve dağılmasından en az Putin kadar mutluluk duyacağını saklamaması, AB’yi yeni bir durumla karşı karşıya bıraktı. Ayrıca, Rusya karşısında ABD’nin aldığı tavır AB’ye güven vermemeye başladı. ABD’nin “al gülüm ver gülüm” anlayışıyla sergilediği transaksiyonist duruşu, Rusya ile Avrupalıları dışarıda bırakan pazarlıklar yapması, Avrupa Birliği’ni savunma ve güvenlik açısından “egemen” olmaya zorluyor.

İmkanlar ve Zorluklar

Gelgelelim, AB’nin mevcut yapısıyla ortak güvenlik ve savunma politikası oluşturması ve kendi ordusuna sahip olması oldukça zor görünüyor. AB üyesi devletler ayrı ayrı kendi savunma alt yapılarını oluşturdular ama ortak bir alt yapıdan yoksundurlar. Üye ülkelerin egemenlik devri konusundaki tutucu tavırlarının yanı sıra, savunma alanında ABD’ye bağımlılıkları vardır. Silah tedarikinin %40’nı ABD’den sağlıyorlar. AB’nin Savunma ve Uzay Komiseri Andrius Kubilius’e bakılırsa, ABD kendi ihtiyaçları yüzünden AB ülkelerine silah tedarikini durdurabilir. Bu durumda, AB ülkelerinin silah üretimini hızlandırmaları gündeme geliyor. Fakat, bunun nasıl yapılacağı konusunda net bir fikir yok.

AB ülkeleri Rusya’yı tehdit olarak görüyorlar ve Rusya’nın silah üretiminin gerisinde oldukları için, üretimlerini artırmak istiyorlar. Kubilius, AB’nin gücünü artırmak için Ukrayna’nın savunma gücünü AB’ye entegre etmekten söz ediyor.

Ayrıca, pek çok üye devlet, özellikle Doğu ve Kuzey AB devletleri savunmalarının NATO tarafından sağlanmasını istiyor. Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeir geçtiğimiz günlerde, NATO ve ABD olmadan AB’nin savunulmasının mümkün olmadığını söyledi. Kısacası, kimi AB-NATO’SU oluşturmaktan söz ediyor, kimi de özerk bir AB Savunma Birliği oluşturup NATO ile işbirliği yapılmasını istiyor. Belli ki, savunma birliği oluşturma konusunda kafalar henüz net değil. Herkesin hem fikir olduğu tek konu, AB üyesi devletlerin savunmalarını güçlendirmelerinin gerekli olduğudur. Nitekim, daha fazla savaş malzemesi üretmek için ciddi fonlar ayrılmış, SAFE Programı açıklanmıştır.

Kıbrıs Cumhuriyeti Güvenlik Telaşıyla Yeni Bir İllüzyon Peşinde!

ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla beraber İngiliz üslerini hedef alan bir drone, savunma konusundaki tartışmaların hızlanmasına yol açtı. Kıbrıs Cumhuriyeti, AB Anlaşmasının 42/7 Maddesinin öngördüğü “karşılıklı yardımlaşma” ilkesini sık sık gündeme getirmeye başladı. Ayrıca, “siyasi koşullar müsait olunca”, NATO’ya katılmaktan söz ediliyor.

NATO üyeliğinin mevcut şartlarda mümkün olmadığını herkes biliyor. Bu durumda, AB’nin Savunma Birliği oluşturma girişiminin Kıbrıs Cumhuriyeti açısından önem taşıdığı bir gerçektir. Fakat, AB Savunma Komiseri Andrius Kumbilius’un da belirttiği gibi, 42/7’nin önemli olmakla beraber henüz uygulamaya konulması için bir mekanizma oluşturulmadı. Yürürlüğe girmesi ve uygulanması için somut önlemlerin alınması, ayrıca, AB kurumlarının işleyişi belirlenmeli.

42/7’nin iki boyutu vardır: Askeri ve Siyasi. Siyasi yardımlaşma kolaydır. İmkanlar çoktur. Askeri dayanışma daha karmaşıktır. Örneğin, NATO’nun 5. Maddesi harekete geçirilirse, AB’nin bir önemi kalmaz. NATO katılmazsa, o zaman daha önemli hale gelebilir ama tam da bu yüzden, nasıl uygulanacağına dair AB’nin net kararlar alması gerekiyor.

AB ülkelerinin çoğu, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden farklı olarak Rusya’yı tehdit olarak görüyor ve savunma politikasının eksenine Rus Faktörünü koymuş bulunuyor. Kıbrıs Cumhuriyeti ise Türkiye’yi tehdit olarak algılıyor. Fakat, AB Türkiye’nin savunma alanında önemli bir müttefik olduğunu düşünüyor.  Türk savunma sanayiinin imkanlarından yararlanmak istediğini söylüyor. AB içinde ağırlığa sahip ülkeler (Fransa hariç), Türkiye’nin savunma politikalarına dahil edilmesini talep ediyor.

Türkiye Batı İçinde “Albay”, Kıbrıs Cumhuriyeti “Askerdir!”

Türkiye’nin Batı içinde ve Batı için önemli bir ülke olduğu gerçeği Kıbrıs Rum elitlerini eskiden beri meşgul edegelmiştir. Hatta, uzun yıllar Batı’dan uzak durmalarına neden olmuştur. Kıbrıs Rum liderliği Kıbrıs Sorununu uluslararası platformlara taşımaya karar verdiği 1950’li yıllarda “Batı İttifakı içinde soruna çözüm aramanın Kıbrıslı Rumların aleyhine olacağını” söylüyordu. Grivas, 1961 yılında kaleme aldığı anılarında “Yunan hükümeti Kıbrıs Sorununu Batılı müttefikleriyle çözmeye yönelmesi Kıbrıs Sorununun bizim lehimize çözülmesini imkansızlaştırıyor” diyordu. Nitekim, Bağımsız Kıbrıs devletinin kurulmasından sonra Başpiskopos Makarios NATO’ya katılmayı reddetti ve yüzünü Sovyetler Birliği ve Bağlantısızlar Hareketi’ne çevirdi. Yunanistan ile Türkiye NATO’ya sıkı sıkıya bağlıyken, Makarios Batı’ya karşı mesafeli davranıyor ve Sovyetler Birliği ve Bağlantısızlarla işbirliği yapıyordu. Kıbrıslı Rumların milli çıkarlarının bunu gerektirdiğini düşünüyordu. Böylece,  Batı-içi ve Batı için bir sorun olan Kıbrıs Sorununa yeni bir boyut eklendi:  “Batı-Doğu” boyutu. Fakat, Türkiye’nin Batı içindeki ağırlığı, 1950’li yıllarda olduğu gibi, 1960’lı yıllarda da Makarios’un istediği sonucu almasını engelledi.

1974 yılında Yunan Cuntasının Makarios’a darbe yapmasının ardından Türkiye’nin ada topraklarının %37’sini ele geçirmesinden sonra, Kıbrıs Rum toplumu genel olarak Batı’ya, özel olarak da NATO’ya karşı öfke besliyordu. Kıbrıs’ın bölünmesinden Batı’yı ve NATO’yu sorumlu tutuyordu. Bu yüzden, Sovyetler Birliği ve Bağlantısızlardan destek aramaya devam edildi. Tek istisna, Glafkos Kliridis ve 1976 yılında kurduğu DİSİ partisiydi. Kıbrıs’ın rotasını Batı’ya doğru çevirmesine inanan Kliridis, farklı bir politika izliyordu ama toplumdaki etkisi sınırlıydı. Kliridis’in Batı yanlısı politikasına karşı Tassos Papadopoullos’un 23 Haziran 1976 tarihinde kaleme aldığı görüşler, Kıbrıs Rum toplumunun büyük çoğunluğunun da görüşlerini yansıtıyordu:

“Kliridis’in ileri sürdüğü (Batı yanlısı NK) görüşler, bugüne kadar izlediğimiz politikanın yadsınması anlamına geldiği gibi, halkımızın da beklentilerine terstir. Gerçekçilik, işgali meşrulaştıracak bir anlaşmayı reddetmeyi ısrarla sürdürmemizi gerektirmektedir. İstenmeyen bir çözüme “evet” demek, gerçekçilik değildir.”  (...) “Bağlantısızlık politikasına son vermemiz halinde, kötü bir çözüme “hayır” deyip karşı çıkamayız. Batı ittifakına yönelmek sonuç getirmez çünkü, Türkiye, Batı içinde Kıbrıs’tan çok daha önemlidir. Kıbrıs, Batı tugayında gönüllü asker olmayı kabul ederse, unutulmamalıdır ki, o tugayın başında albay olarak atanmış bir Türkiye vardır ve komuta onun elindedir”. (Vurgular bana aittir.) Batı, kendi ittifak çıkarları için Kıbrıs sorununu çözebilir ama bu çözüm Kıbrıs Helenizm’ini tatmin etmez. Batı’nın getireceği bir çözüm ya Kıbrıs devletine son verecek, ya da onu parçalı bir devlet haline getirecektir. Böyle bir çözüm, Batı için Doğu Bloğuna karşı bir kazanım olabilir ama Kıbrıs halkının çıkarlarına terstir. Doğu ve Batı Bloğunun çıkarlarını dengeleyen bir çözüme yönelirsek, bu bizi adil bir çözüme götürebilir”.

Görüleceği gibi, Tassos Papadopoullos, Batı dünyasından gelecek bir çözüm planının “Türk yanlısı” olacağına, “işgali meşrulaştıracağına”, “Kıbrıs devletine son vereceğine” ve onun yerine, “parçalı bir devlet” getireceğine inanmaktaydı. O dönemde bu görüşler toplumun geniş kesimleri  tarafından kabul ediliyordu.

İllüzyon I: Türkiye’nin Karşısına Batı’yı Dikmek Bir İllüzyondur!

Son yıllarda Kıbrıs Rum toplumunda büyük bir dönüşüm yaşandı. Kıbrıs Cumhuriyeti Rusya’ya olan  yakınlığını terk ederek bütünüyle Batı dünyasına entegre oldu. Özellikle, İsrail, ABD ve Fransa ile jeo-politik bir işbirliğine girdi. AB üyeliğinden de yararlanarak Türkiye karşısında daha güçlü hale geldiğine inanmaya başladı. AB’nin Savunma Birliği oluşturma arayışlarına sarılarak dengeleri değiştirebileceğini düşünüyor. Oysa, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye NATO üyesi olduğu gibi, AB’nin savunma arayışlarında önemli bir müttefik olarak görülüyor. Dolayısıyla, Türkiye’yi dışarıda bırakmaya dönük bir yaklaşım sonuç alıcı olamaz!

İllüzyon II: Kıbrıs’ın Batı İçin Önemini Yadsımak Bir İllüzyondur!

Fakat, şu da bir gerçektir ki, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye katılımı ve Batı’nın güvenlik politikaları içinde yer alması eski dengeleri belli oranda değiştirmiştir. Artık Batı içinde Türkiye’nin “Albay”, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de “sıradan bir asker” olduğu söylenemez. Batı’yı Türkiye’nin karşısına dikmek bir illüzyon olduğu kadar, Türkiye’nin de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Batı için taşıdığı jeo-politik önemi görmezden gelmesi bir yanılsama olur!

Bu konjonktürde Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye’nin neyi amaçladıkları çok önemlidir. Daha önemli olan, ellerinin nereye kadar uzanabileceğinin farkına varmalarıdır! Amaç, bölünmüş Kıbrıs’ta statükoyu sürdürmeye dönük politikalar gütmekse, bunun kendiliğinden işleyen bir süreç olduğu ortadadır. İki ülke arasında kör bir rekabet bu süreci ancak hızlandırabilir. Fakat, Kıbrıs’ın federal bir devlet çatısı altında yeniden birleşmesine dönük politikalar isteniyorsa, durum değişir. O zaman, AB’nin Savunma Birliği arayışlarında iki ülke birlikte yer almalı ve işbirliğine yönelmelidir. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallığın birlikte yer alacağı AB Savunma Birliği, Kıbrıs Sorununda en çetin dosya olan güvenlik ve garantiler konusunun çözümünü fevkalade kolaylaştırır. Bu yönde atılacak bir adım, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitlik talebinin kabul edilmesini beraberinde getirebilir ki, bu da Kıbrıs Sorununun kalıcı çözümünün kapısını açar.

Akis halde, eskiden Batı dışında yer alarak Kıbrıs Sorununda elini güçlendireceği gibi bir illüzyona kapılan Kıbrıs Rum elitleri, günümüzde de Türkiye’yi dışlayarak Batı’ya entegre olmak gibi benzer bir illüzyona sarılmış olacaklardır ki, bu, sadece adanın bölünmüşlüğünü derinleştirir. Öte yandan, Türkiye Batı içindeki ağırlığına güvenerek Kıbrıs Sorununun çözümü konusunda hiçbir adım atmadan AB’nin savunma politikalarının parçası olacağını düşünmesi bir illüzyon olur!