Çok duyuyorum bu sözcüğü son zamanlarda.
Özellikle siyasilerden…
Bir de program yapımcıları, yorumcular, başkanlar…
Heyecanla bir şey anlatırken, ihtimaller sıralarken, kafalarındaki senaryoyu tarif ederken...
“Atıyorum…” diyorlar.
Halbuki Türkçede ne güzel ifadeler var.
“Örneğin…”
“Diyelim ki…”
“Varsayalım…”
“Misal…”
“Bir örnek vereyim" en doğrusu belki...
Ama yok.
“Atıyorum…”
Çok fazla “atıp tutmak”tan mı mülhem bu yoksa söylediklerine kendileri de pek inanmadıkları için mi, bilemiyorum.
Belki sadece bir dil alışkanlığı.
Bir tek bana mı itici, çirkin geliyor, onu da bilmiyorum.
Ama ne olur, atmayınız artık…
Çok çektik biz bu atanlardan.
Hatta öyle bir yere geldik ki, tutamıyoruz şimdi…
***
Geçenlerde bir yazı okudum.
Aslında sportif bir başarısızlıktan yola çıkıyor yazar... Ama öylesine önemli bir siyasi mesaj veriyor ki, özellikle bu seçim döneminde, değişime günler kala üzerinde düşünmeye değer.
Tarık Çelenk, Medyascope’da futbol üzerinden bir zihniyeti anlatıyor.
Şöyle diyor:
“Biz değiştirmeyi seviyoruz ama değişmekten pek hoşlanmıyoruz.”
Ne kadar tanıdık…
"Teknik direktörü değiştiriyoruz.
Federasyonu değiştiriyoruz.
Futbolcuyu değiştiriyoruz.
Siyasette lideri, partiyi, ittifakı değiştiriyoruz.
Ama oyunun kendisini ve o oyunu üreten zihniyeti pek kurcalamıyoruz.
Çünkü değiştirmek kolay.
Sorun dışarıdadır.
Suçlu başkasıdır.
Değişmek ise daha zor.
Çünkü bu kez insanın aynaya bakması gerekir..."
***
Modern kurumların başarısı sürekli “iyi birilerini” bulmalarına değil, kişiden bağımsız kurallar üretebilmelerine bağlıdır.
Denetim, şeffaflık, hesap verebilirlik bunun için vardır.
Bir ülkenin kaderi yöneticisinin karakterine, vicdanına ya da insafına bırakılamaz.
Ama doğrusu, “kötülerle” fazlaca muhatap olmuş bizler, kurallar bir yana, iyi insanları da çok arıyoruz.
Hatta…
Mumla arıyoruz.
***
Yazıda çok çarpıcı bir başka cümle daha var...
“Her mahalle iktidara gelmeden önce sistemi değiştirmek istiyor; iktidara geldikten sonra sistemin kendisine sağladığı imkânları keşfediyor.”
Ama şunu da eklemek isterim doğrusu...
Yalnızca siyasetçi de değil mesele.
Seçmende de benzer bir ruh hali var.
Yöneteni değiştiriyor ama geçmişte başkalarına sağlandığı için öfkelendiği ayrıcalığı bu kez kendisi için istiyor.
O nedenle zaten "mahalle" kavramı aslında hem seçeni anlatıyor, hem seçileni burada...
İşte değişim tam da burada zorlaşıyor.
O dilimize doladığımız gerçek değişim, başkasından vazgeçmesini istediğimiz ayrıcalıktan kendimiz de vazgeçebildiğimiz gün başlıyor.
***
Çelenk’in yazısının finali bu nedenle çok güçlü...
“Kim gelsin?” sorusundan önce “Neyi değiştireceğiz?” ve daha önemlisi “Biz değişecek miyiz?” sorularını sormamız gerektiğini söylüyor.
"Çünkü değiştirmek bir iktidar meselesidir.
Değişmek ise zihniyet meselesi."
***
Şimdi “atıyorum” diyerek geleceğe dair türlü senaryolar kurabiliriz.
Ama hepimiz değişmedikçe kolay kolay tutmaz.
Hele hele bizim ülkemizde yeterince atıldı zaten.
Biraz da tutturmak gerekiyor.