‘‘Aşk İçinde Mahpushane’’ Oyunu: Modernizm, Nazım Hikmet ve Toplumsal Gerçeklik

Dr. Nesrin Değirmencioğlu

Modernizm’in edebiyattaki en önemli temsilcilerinden onlan İngiliz romancı Virginia Woolf geliştirdiği bilinç akışı (stream of consciousness) tekniği ile edebiyatta çığır açmış, bireyi ve dünyayı algılamada yeni bakış açıları geliştirmemizi sağlamıştır. Lawrence Edward Bowling bilinç akışı tekniğini ‘‘zihnin doğrudan bir alıntısı – sadece dil alanının değil, tüm bilincin’’ yansıtılması tekniği olarak tanımlar (345). Bu tanıma göre sadece dil aracılığı ile mükemmel cümleler halinde ortaya koyduğumuz kanaatlerimiz değil, zihnimizin içindeki bölük pürçük fikirler; varlığından bile habersiz olduğumuz, belki de baskıladığımız bilinç altımızdaki duygu ve düşüncelerin hepsi bu teknik aracılığı ile temsiliyet hakkı kazanır. Bu temsiliyet çoğu kez kronolojik olmayan bir anlatım tarzı ile bu günden geçmişe dönüşler (flashbacks) aracılığı ile yapılır ve anlatımı katmanlandırıp zenginleştirir.

            Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun sahneye koyduğu, Yaşar Ersoy’un ustalıkla oyunlaştırıp yönettiği ‘‘Aşk İçinde Mahpushane’’ oyunu Nazım Hikmet’in hapishane yıllarını modernist anlatım tekniklerini kullanarak etkin bir şekilde sahneye taşır. Oyunun başında genç bir anlatıcı rolünde karşımıza çıkan karakter, oyun ilerledikçe Nazım Hikmet’in 19. yaşındaki haline evrilir. Nazım Hikmet’in içsel monologları, yani kendi kendine, kendi gençliği ile konuşmaları, olgun Nazım (Aytunç Şabanlı) ve sahnede ete kemiğe burunmuş genç Nazım (İzel Seylani) arasında geçen diyaloglar aracılığı ile izleyiciye ulaşır.

Nazım Hikmet’in kafasında geçmişle hesaplaşmalarında, iç sesine dönüşlerinde hep 19 yaşındaki hali ile bir diyaloğa girdiği görülür:

Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım

19 yaşım

Sana anam gibi hürmet ediyorum
edeceğim

Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum
gideceğim

Bu geri dönüşler bilinç akışı tekniğine harika birer örnek olarak karşımıza çıkar; oyunu daha gizemli, daha merak uyandıran bir hale sokar; ancak, Yaşar Ersoy burada durmaz. Franz Kafka’nın ‘‘Dönüşüm’’ (‘‘Metamorphosis’’) hikayesinde kendine yabancılaşan bireyin bu yabancılaşma duygusunu kendi içinde psikolojik bir buhran olarak yaşamanın ötesinde ana karakterin bir böceğe dönüşmesi hikayesinde olduğu gibi, Nazım Hikmet’in 19. Yaşı ete kemiğe bürünüp çoşkulu, heyecanlı, bazen toy, bazen içgörülü ama her daim oyunun anlamını zenginleştiren bir kişiliğe dönüşür. Nazım’ın 19. Yaşı, bazen hapishanedeki mahkumlardan biri görünümünde, bazen anlatıcı rolünde, bazen Nazım’ın baskıladığı bilinç altındaki dürtülerin dışa vurumu olarak vücut bulur ve her sahnede oyunun anlamını derinleştirir.

            Etkin kullanılan bir başka modernist teknik de zaman ve mekânın sıkıştırılması yöntemiyle ortaya çıkar. Merkezine hapishanedeki Nazım’ı alan oyun, sahnenin dört kösesine Nazım’ın yazdığı mektuplara cevap veren dört kadını yerleştirir. Bu kadınların her biri aynı kadının farklı yaş ve koşullardaki halini mi, yoksa Nazım’ın hapishane yılları boyunca hasretini çektiği dört farklı kadını mı anlattığı, oyun boyunca muğlaklığını korur. Ancak kadınların bulunduğu farklı mekan ve zamanlar Nazım’ın hapishanesi ile yan yana sunulduğunda zaman ve mekan farklılıkları ortadan kalkar, anlatı eşzamanlı ve bütünsel bir şölene dönüşür. ‘‘Bizi esir ettiler/Bizi hapse attılar/Seni duvarların içinde/Beni duvarların dışında’’ türküsü ile hasretin ve çilenin ortaklığında Nazım’ı ve sevdiği kadınları buluşturur. Böylelikle oyun, zaman ve mekan farklılıklarının ötesinde, Nazım ve sevdiği kadınlar arasındaki tutkuyu, yoldaşlığı ve hasreti odağına alır.

Yaşar Ersoy ‘‘Aşk İçinde Mahpushane’’ oyununda modernist teknikleri etkin ve yaratıcı bir şekilde kullanmakla kalmaz, işlediği temalar aracılığı ile de toplumsal sorunlara ve politik yozlaşmaya dikkati çeker. Oyunda Nazım Hikmet’in 1938’de askeri isyana teşvik etmekten tutuklanmasının ardından yer alan polis karakolundaki sorgulama sahnesi, toplumdaki belli ideolojik fikirlere karşı toplumsal önyargıları yıkmak için etkin bir araç olarak kullanılır. ‘‘Suçunu itiraf edene kadar buradan çıkamazsın’’ diyen polis memurlarına ‘‘Komünist olmak suç değil’’ diye karşılık veren Nazım Hikmet, mahkumlar arasında kısa sürede sevilen bir ‘baba’ rolüne bürünür ve ‘‘Bu kadar iyi bir insan nasıl Komünist olur?’’ diye soran mahkûmların önyargılarını yıkması üzerinden toplumsal etiketlemelerin ve önyargıların yıkılmasının yolunu açar.

Sorgu sahnesinde Nazım Hikmet’in bir eserinde Yunan Filozofu Heraklit’e gönderme yapması ve sorguya çekenlerin cehaleti üzerinden Nazım’ı suçlu gösterme çabaları, oyun ile bu günkü toplumsal gerçeklik arasında bir köprü kurar. Gücü elinde tutanların ve bu gücü fütursuzca uygulayanların yetkinliği ve bulundukları makamları işgal edenlerin ahlaki durumları üzerine izleyiciyi düşünmeye sevk eder. Fiber Optik Protokolü’nü kayıtsız şartsız meclisten geçirmeye ant içmiş bir hükümet ve o hükümete mensup tarafsızlığını koruması gereken, adı sahte diploma skandalına karışmış ve koltuğu ciddi yolsuzluk iddiaları ile sarsılan bir meclis başkanının, elindeki yetkileri orantısızca kullanarak, polis kuvvetlerini halka ve diğer milletvekillerine karşı konumlandırması, gücü elinde tutanların yetkinliği ve ahlaki sorumlulukları ile ilgili halkı düşünmeye sevk eder.

Oyunda, mahkum edilen Nazım Hikmet, mahkumiyet sonrası bu dizeleri dile getirir:

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
          hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
...
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.

Nazım Hikmet’in 1962 yılında kaleme aldığı bu şiir geçmişten bu güne bir köprü görevi görür. İhalesizce, yani yerli sermaye ve emek gücünü tamamen dışarıda bırakarak, anayasayı ihlal edip devletin egemenliğini ve kurumlarının itibarini yerle yeksan ederek, ülkenin 25 yılını ipotek altına alıp, değişecek teknolojik altyapı gereksinimleri, özel şirketin el değiştirmesi riski ve veri güvenliği konularındaki tüm endişelere rağmen geçirilen Fiber Optik Protokolü ile hükümet adeta halkın aklı ile dalda geçer ve bunun ‘‘ülke için yapılmış en büyük proje olduğunu’’ iddia eder.

Şu anki hali ile halkın ve yerli yatırımcının çıkarlarını gözetmediği, hükümete mensup milletvekillerince de dile getirilen protokolün, ne zaman yapılacağı bilinmez bir ek protokolle ülkenin sermayesini, insan gücünü ve geleceğini ipotek eden ‘vatanseverler’ ile ‘vatan haini’ ilan edilen muhalefet, sendika ve sivil toplum örgütleri üzerine kurgulanan senaryoyu tekrardan düşünmemiz gerekliliğini vurgular. ‘‘Aşk İçinde Mahpushane’’ oyunu Nazım Hikmet’in hayatını ve kavgasını bu günü aydınlatan parlak bir ışık olarak seyirciye sunar, ve Nazım’ın dizeleri ışığında gözlerimizi kamaştırır!

Kaynaklar

Bowling, Lawrence Edward. ‘‘What is the Stream of Consciousness Technique?’’, PMLA, Vol. 65, No. 4 (Jun., 1950), pp. 333-345.