Arkeolojik dolguların ve kültür varlıklarının korunması: Gelecekteki utanç kaynağımız mı?

Mehmet Özerenler

Sahil kesimlerinde veya görece denize yakın alanlarda gerçekleştirilen inşaat faaliyetlerinde, kültür varlıklarının ve arkeolojik malzemelerin tahribatının denetimi yapılıyor mu? Acaba yetkili kişiler ve bu konuda söz sahibi olan otoriteler bu konuya yeteri kadar önem veriyor mu? Kişisel görüşüm bu konun pek de umursanmadığına yöneliktir…

Tahminimce Kıbrıs’ta belli bir süre geçirip de şu sözü duymayan kişi sayısı oldukça azdır; “Adım attığın yerde, çapayı vurduğun yerden kap-kacak, arkeolojik malzeme çıkar!” Peki bu gerçekten de öyle mi? Bir arkeolog olarak söyleyebilirim ki, biraz abartı olsa da söz konusu cümlenin haklılık payı oldukça fazladır. Hele ki Kıbrıs’ta belli başlı bölgelerde, örneğin Beşparmak/Girne Dağlarının kuzey sahil şeridi boyunca, nereyi kazarsanız kazın, arkeolojik kalıntılara rastlama ihtimaliniz çok yüksektir. Bunu belirtmemdeki amaç, son zamanlarda her ne kadar başımıza gelen diğer olaylar ve yaşananlara göre devede kulak kalsa da bir arkeolog ve kültürel miras alanında eğitim alan bir kimse olarak, beni endişelendiren bir durum söz konusudur. Bu durum gün geçtikçe daha da tehlikeli olmakta ve ilerde toplum olarak bir utanç kaynağımız olabilecek bir potansiyele sahiptir.

Ülkemizde gün geçtikçe artan inşaat faaliyetleri herkesçe malum bir olaydır. Özellikle deniz manzaralı veya denize yakın konumdaki mülkler revaçta ve fiyatları da uçuk noktalardadır. Ülkece ekonomik durumun her geçen gün kötüye gittiği günlerde ne tuhaftır ki bu uçuk fiyatlı dairelere talep var ki, gittikçe daha da fazla bir inşaat atılımı söz konusudur. Bu noktada kaç zamandır içimi kemiren bir soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz konusu sahil kesimlerinde veya görece denize yakın alanlarda gerçekleştirilen inşaat faaliyetlerinde, kültür varlıklarının ve arkeolojik malzemelerin tahribatının denetimi yapılıyor mu? Acaba yetkili kişiler ve bu konuda söz sahibi olan otoriteler bu konuya yeteri kadar önem veriyor mu? Kişisel görüşüm bu konun pek de umursanmadığına yöneliktir…

Kıbrıs’ta gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalardan bildiğimiz üzere, ada coğrafyasının doğal olarak sağladığı imkanlardan yararlanmak için geçmişte yaşamış insanlar sahillere yakın yerlerde konaklamış ve bu bölgeleri sıklıkla kullanmıştır. Söz konusu bu sahil şeridini adamızın tarih öncesi ve tarihi çağlarına ışık tutan bir kitap olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. İçerisinde Paelolitik Çağ’dan Osmanlı dönemine kadar neredeyse kesintisiz olarak tüm dönemlere ait bilgi barındıran bu dolguları korumak en başta devleti yönetenlerin ve sonra biz vatandaşların görevi olmalıdır. Dünya’da bu gibi yerlere çok sıklıkla rastlanılmasa da örnekleri mevcuttur. Güney Levant bölgesinde Karmel sıradağının da yer aldığı sahil şeridi, kuzey Mezopotamya’daki Fırt ve Dicle Nehirlerinin yer aldığı bölge yakın coğrafyalardaki en önemli örneklerdir. Bahsettiğim tüm bu bölgeler arkeolojik olarak oldukça önemli coğrafyalardır ve bölgemizin tarihini bu bölgelerde gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda daha iyi anlamaktayız. Kıbrıs’ta da söz konusu potansiyele sahip dolgularımızın olması, ancak maalesef ülkemizde bir arkeoloji geleneği ve toplum bilinci olmamasından dolayı bu alanların tahrip olma ihtimali beni son derece endişelendirmektedir.

Kültürel miras ve arkeoloji alanına dair herhangi bir ciddi araştırma, geleneğimizin mevcut olmaması, bahsettiğim bölgelerde gerçekleştirilen inşaatların kimler tarafından kontrol edildiğini sorgulamama sebep olmaktadır. Çünkü hali hazırda inşaat yapılacak alanın önceden arkeologlar tarafından yüzey araştırması yöntemiyle taranıp potansiyelinin ortaya konması gibi bir yaklaşımımızın olmaması bu konuda ister istemez akla farklı sorular getirmektedir. Biz ancak inşaatı gerçekleştirecek kişilerin kazı sırasında herhangi bir şeye rastlamaları sonucunda yetkili kurumlara haber vermelerini beklemekteyiz. Sorumluluk işin ehli kişilerde değil, niyetini bilemediğiniz, etik olarak nasıl davranacağını kestiremediğimiz kimselerdedir. Bunun sorumlusu kesinlikle bu insanlar değil, elini taşın altına koymayan, sorgulamayan, bu konuda eğitim almış, mevki sahibi insanlardır. Bu tavır ülkemizde bir gelenek haline geldiği için çok da şaşırtıcı bir durum değildir! Bazı yabancı ülkelerde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’de ola ki bir inşaat veya yol çalışması yapılacak ise önce bahsi geçen bölge arkeologlar tarafından taranır ve raporu sunulur. Bunun sonucunda alanın arkeolojik olarak potansiyeli tespit edilir ve buna göre diğer faaliyetler gerçekleştirilir. Emin olun önceden tespit edilmemiş bir arkeolojik dolgunun, inşaat ve çeşitli farklı amaçlarla tahrip edilmesinden sonra yapacağınız herhangi bir müdahale her anlamda çok geç ve mantıksızdır. Hele ki bazı arkeolojik dönemlere ait bulguların ve materyallerin sizi temin ederim iyi niyetli ama arkeoloji veya tarih eğitimi almamış kimseler tarafından fark edilmesi imkansızdır. Bunun sebebi bu materyalleri tanıma ve teşhis etme konusunda uzun zamanlı bir eğitimin gerekmesidir. Örnek vermem gerekirse, Paelolitik, Epi-Paleolitik veya Akeramik Neolitik olarak adlandırılan çağlara ve dönemlere ait kültür dolgularının tahrip edilmesi, uzman olmayan kimselerce gerçekleştirilen kazı çalışmalarında oldukça basittir ve fark etmeden binlerce yıllık bir katmanı darmadağın etme ihtimaliniz hiçtendir. Evet, belki ustaca işlenmiş klasik dönem heykeli, mührü veya çanak-çömleği herkesçe fark edilebilse de bahsettiğim dönemlere ait taş malzemeden yontulmuş ve yapılmış buluntular gözünüzün önünde dursa bile fark etmek oldukça güçtür. Kaldı ki fark edilse bile bunun bildirilip bildirilmediğini nasıl bileceğiz?

Aslında konuyu getirmek istediğim yer şudur: hali hazırda uluslararası camiada ülkemiz özellikle 1974’ten sonra kültür varlıklarının sıklıkla tahribata uğradığı, eski eser kaçakçılığının önünün alınamadığı bir bölge olarak görülürken ve bu alanda her türlü dezavantajlı duruma düşerken bizlerin bu konuda daha hassas olması şarttır. Özellikle, mevki ve söz sahibi kimseler adamızda maalesef böyle bir sorunun var olduğunu kabul ederek icraat yapmak zorundadır. Aksi taktirde ilerde, bu umursamaz tavır ve “nolacak yahu! iş çıkarma şimdi durduk yere! ne güzel rahat rahat otururuk” kafası karşımıza geri dönülemez bilimsel, entelektüel ve siyasi bir sorun olarak çıkacaktır. Umarım tüm bu bahsettiğim konulara devletimiz ve yetkili kişiler gerektiği önemi fazlasıyla vermektedir. Dolayısıyla ben tespitlerimde yanılmış olurum, şüphelerim de boşa çıkar.

Fotoğraf: Erge Yurtdaş tarafından çekilmiştir: Kıbrıs’ın en eski arkeolojik sit alanı olma potansiyeli taşıyan buluntu yeri. İstanbul Üniversitesi, Prehistorya Anabilim dalı doktora öğrencisi Erge Yurtdaş tarafından yürütülen yüzey araştırması sırasında tespit edilmiştir. Ele geçen arkeolojik buluntu grubu “Levallois” olarak adlandırılan taş alet üretim tekniğini temsil etmekte ve dünyanın çeşitli bölgelerinde “Homo Neanderthalensis” fosilleri ile birlikte bulunmaktadır. Söz konusu bu taş aletler Kıbrıs’adasının da içine bulunduğu “Yakındoğu” coğrafyasında göreceli olarak milattan önce iki yüz elli bin yıl ile kırk bin yıllık (MÖ 250.000-40.000) bir tarih aralığına tarihlenebilmektedir (buluntu yeri hakkında detaylı bilgi için bkz. YURTDAŞ, E., & ÖZERENLER, M. (2021). Morphou Bay Prehistoric Survey Preliminary Report: Pebble Tools from Orga-Kourvelia and Vasilia-Mosphilia. TÜBA-AR Türkiye Bilimler Akademisi Arkeoloji Dergisi (29), 177-196. https://doi.org/10.22520/tubaar2021.29.009).


Değerli YENİDÜZEN okurları;

Arkeoloji ve kültürel miras alanındaki düşünce ve fikirlerimi, “Yenidüzen Pazar”daki köşemde, haftada bir sizinle paylaşacak olmaktan duyduğum mutluluğu belirtmek isterim. Ancak direkt konuya girmeden önce, kısaca kendimden bahsetmenin ve köşe yazılarımda nelere değineceğimin, beni takip etmek isteyenler adına faydalı olacağını düşünüyorum.

Akademik hayatıma 2013 yılında Gazi Üniversitesi, arkeoloji lisans programına kabul alarak başladım. Lisans eğitimim boyunca ve sonrasında, yaz aylarında çeşitli Paleolitik ve Epi-paleolitik arkeolojik kazı ve yüzey araştırmalarına katıldım. Dolayısıyla ilgi alanım tarih-öncesi olarak adlandırılan, özellikle insanların henüz yerleşik yaşama geçmediği dönemlerdir. Daha sonra, 2022 yılında, Kıbrıs’ın güneyindeki “The Cyprus Institute/Kıbrıs Enstitüsü’nde” “Digital Cultural Heritage/Dijital Kültürel Miras” programında yüksek lisans eğitimimi tamamladım. 2023 Ekim ayı itibariyle de aynı enstitünün, “Science and Technology in Archaeology and Cultural Heritage / Arkeoloji ve Kültürel Miras’ta Bilim ve Teknoloji” adlı doktora programına başladım.

Bugüne kadar elimden geldiğince edinmeye çalıştığım gerek teorik gerekse pratik bilgi ve deneyimlerime dayanarak, sizlere arkeoloji ve kültürel miras alanındaki kendi bakış açımı sunmaya çalışacağım. Yazılarımı okurken, arkeoloji ve kültürel miras alanının, günlük yaşamımıza nasıl ve nerelerde etki ettiğine dair bilgiler paylaşmaya çaba göstereceğim. Yazılarımda, söz konusu alanın, kültürümüzü ve sosyal yapımızı ne denli şekillendirdiğine, toplumumuz için özellikle gelecek nesiller için ne anlam ifade ettiğine dair naçizane yorumlarımı bulacaksınız. Ayrıca, ülkemizde hem yöneticilerin ve yetkili otoritelerin hem de vatandaşların arkeoloji ve kültürel miras konusuna nasıl baktığına yönelik tespitlere yer vermeye çalışacağım. Bunun yanı sıra, Kıbrıs özelinde dikkate değer, hepimizin düşünsel ve entelektüel yaşamına katkıda bulunabilecek arkeolojik konuları, işin çok fazla tekniğine girmeden, sadeleştirip sizlere sunmayı hedeflemekteyim.

Umarım bu yolculukta yazılarımı okurken keyif alırsınız ve bir nebze olsun sizleri günlük iş hayatının ve yaşamın getirdiği stresten uzaklaştırabilirim.