Aptallık ve “mış gibi yapmanın” fasit dairesini, her alanda kırmak gerek…

Sevgül Uludağ

2019 biter, 2020 başlarken…

 

Mevsimler gelip geçiyor, hava değişiyor, soğuyor, bulutlar geliyor kendi öykülerini yazmaya, doğa gökyüzünü dünyada hiç bulunmayan bir ressam gibi boyamaya koyuluyor ve biz hayatta kalmaya çalışıyoruz, bir hiçten umutlar yaratarak, duruşumuzu koruyarak, statükonun kapımızın eşiğine getirmiş olduğu her şeye rağmen kendi kimliğimizle var olmaya çalışarak…

Kıbrıslırum yetkililer, mültecileri ve göçmenleri “caydırmak” maksadıyla Yeşil hat üzerinde daha fazla asker ve polisten oluşan devriyeler oluşturmak gibi “harika” bir “fikri” uygulamaya koyuluyorlar. O kadar çok gizlenmiş nefret, gizli önyargılar, gizli ahmaklık var ki tüm bunların ortadan kaldırılacağı bir geleceği öngörebilmek çok zordur…

Bu aptallıklar ve “mış gibi” yapmalar adadaki tüm taraflarda vardır ve var olmaya devam edecektirler – barışa giden yolu tıkamak için böylesi önyargılar ve ahmaklıklar devam edip gidecektir… Tüm bunlar geçmişteki bir çatışmayla ilgili de değildir, bugünle ilgilidir, Akdeniz’deki çeşitli güçlerin somut çıkarlarıyla ilgilidir… En başta Türkiye elbette ancak başkaları da bu işlere bulaşmışlardır. Kıbrıslılar’ın kendileri, Kıbrıslırumlar ve Kıbrıslıtürkler kendi adalarında iktidarı paylaşmayı öğrenemedikleri ve başkalarına dönüp onlardan yardım istedikleri için, başkaları bu adadaki geleceği belirlemeye çalışıyorlar… Yeni çatışmalar, yeni gerginlikler, yeni iktidar oyunları, çok “erkek tarzı” biçimde devam edip gidiyor ve giderek daha çarpıcı biçimde gidebilecek başka hiçbir yerimizin olmadığını, kimsenin bizleri bu ahmaklıklardan koruyamayacağını, ancak kendi kendimizi bu ahmaklıklardan koruyabileceğimizi kavrıyoruz…

Bu adadaki ahmaklığı ancak biz iyileştirebiliriz, eğer geçmişten gelen önyargı ve nefreti ortadan kaldıracak işbirliğinin yollarını bulabilirsek, bu adada barışın önündeki engelleri ortadan kaldırmak üzere işbirliği yapabilirsek…

Ahmaklığın ve “mış gibi yapan”ları iyileştirip çare olmanın tek müsebbibi biziz ancak bunu bilmiyoruz veya bilmezlikten geliyoruz… Ve bu topraklardaki saldırganlık da bizim onayımız olsa da, olmada da devam edip gidiyor ve iktidarı ele geçiriyor, bu saldırganlık tehditler, sürekli gerginlik, sürekli yaratmaya çalıştığımız barışçıl atmosferin yok edilmesi aracılığıyla kendini gösteriyor… Tüm bunlar ahmaklığın esas olduğunu, sağduyunun esas olmadığını gösteriyor bizlere…

Aradan onlarca yıl geçtikten sonra, onlarca insan ölüp gömüldükten sonra, “kayıplar”ın çocukları bile yaşlılıktan ve kanserden ölüyorken bizler hala gerçeği iğneyle kuyu kazar gibi arıyoruz…

Bu adadaki iki ana toplumun yetkililerine göre, bu yarayı temizlemek için daha kaç sene geçmesi gerekiyor?

Kaç sene, kaç onlarca sene geçmesi gerekiyor, kaç “kayıp” çocuğunun toprağa verilmesi gerekiyor ki sevdiklerinden geride kalanlar bulunabilsin? Bulunsun ve yıkansın ve DNA örnekleri alınıp Kıbrıs’taki örneğin Genetik Enstitüsü’ne değil taa Amerika’daki bir laboratuvara gönderilerek sonuçlar beklensin, her üç ayda bir sonuçlar gelsin, ailelere bu bildirilsin ve densin ki “Evet, kaybınızdan geride kalanlar bulundu ve DNA testleriyle kimliği saptandı… Evet, babanız 57 sene önce veya 46 sene önce kayıp edildiydi, artık onu alıp gömebilirsiniz… Defin töreni yapabilirsiniz…”

Kayıplar Komitesi işini yapıyor, o kadar yavaş çalışıyor ki “kayıp” yakınları bu dünyadan göçüp gidiyor…

Kayıplar Komitesi’nin neden bu kadar yavaş çalıştığına dair çeşitli gerekçeler vardır ancak benim kendi deneyimlerimden hareketle konuya bakacak olursam, şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer herhangi bir hareketi bürokratize edip kurumlaştırmaya çalışırsanız, o zaman ruhunu kaybeder, itici gücünü kaybeder, bürokratik bir şeye dönüşür… Herhangi bir hareket için geçerlidir bu… Eğer herhangi bir insani, sivil toplum hareketini gerçeğin ortaya çıkarılması için insani bir arayıştan çıkarıp da şu veya bu gerekçeyle bir tür “endüstri”ye dönüştürürseniz, tüm bunların yaşanması kaçınılmaz olur çünkü o hareketin ruhu yitip gider ve böylesi bürokratikleştirilmiş yapılara giren insanlar, insani bir gerçeği arayıştan çok başka teşvikler aramaya girişeceklerdir –Avrupa Parlamentosu’ndan milyonlarca dolarlık bir bütçe ve tüm dünyadan çeşitli bağışlarla oluşturulan büyük bir bütçeyle yürütülen böylesi bir yapı içerisinde, sözünü ettiğim çerçevede böylesi arayışların ortaya çıkması da kaçınılmazdır.

Son birkaç yıldan bu yana özellikle yurtdışından gelen bazı şahıslardan kaynaklı bazı yeni projelerin de ortaya çıktığı yönünde pek çok söylenti geliyor kulağıma – bu merkezi Ortadoğu ve Afrika’ya hizmet verecek bir tür “eğitim ve uzmanlık merkezi”ne dönüştürmek “fikri”dir bu – komitenin ta başından neden kurulmuş olduğuna ilişkin orijinal fikri bir kenara iterek yani Kıbrıs’taki “kayıplar”ın bulunması maksadını bir kenara koyarak, böylesi bir tür “enstitü” oluşturma yönünde dıştan gelen “fikirler” sık sık kulağımıza çalınmaktadır.

“İnsanlar ölüyor, artık bilgi yoktur, bu nedenle bir çıkış stratejisi oluşturulmalıdır” şeklinde bir gerekçeyle bazı yabancıların bu gündemi ileri sürmeye çalıştıkları ve böylece bu “endüstri”nin Kıbrıslılar’dan çok bölgedeki benzer insani sorunlar yaşayan başka ülkeler için devam ettirilmesini öngördükleri ileri sürülüyor… Böylece bazı yabancı şahısların da “kayıplar”ın kemikleri üzerinden kendi kariyerlerini sürdürmelerinin öngörülmekte olduğu iddia ediliyor…

Her iki tarafın da resmi makamlarının elinde “kayıplar”a ilişkin bilgilerin mevcut olduğunu biliyoruz, öyleyse neden bunları birbirleriyle paylaşıp, “kayıp” yakınlarının acılarını dindiremiyorlar? Bunun önündeki engel nedir?

Ve de bu işin suçlusu kimdir?

Elbette yurtdışından gelerek kendi fikirlerini, kendi projelerini, kendi planlarını ileri sürmek isteyecek olan yabancılar her zaman olacaktır peki ama ya bizim kendi beynimiz yok mudur düşünüp karar verecek?

Doğa bize kullanmamız için bir beyin vermedi mi, bunu neden kullanıp da tüm bu süreçlerin nereye doğru evrildiğini göremiyoruz?

Bu adadaki iki ana toplum olarak “kayıplar” gibi çok insani bir konuda dahi eğer doğru düzgün işbirliği yapmayı beceremiyorsak, gelecekte çok daha karmaşık konularda nasıl işbirliği yapmayı öngörüyoruz?

Elimizde, ulaşabildiğimiz bilgileri neden birbirimizle paylaşmıyoruz ve neden “mış gibi” oyununu oynamaya devam ediyoruz, gerçekçi ve samimi olmak yerine? Neden?

Yurtdışından Kıbrıs’a gelenlere neden “kral” muamelesi yaparak bu ve benzeri konuları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarına neden izin veriyoruz? Neden kendi aramızda işbirliğinden kaçınarak Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve yurtdışından başka “uzmanlar”a, “aman biz işbirliği yapamayız, lütfen bize yardım edin, bizi idare edin, biz birlikte hiçbirşey yapamayız, işbirliği yapamayız, her zaman “üçüncü bir taraf”, bir “arabulucu” gerekir, uzmanlığımız bile yok, lütfen lütfen lütfen bize bu işleri yapmakta yardım edin, siz öncülük edin” şeklinde yaklaşımlar sergiliyoruz?

Beyinlerimizin ve entelektüel kapasitemizin sorunu nedir?

Kıbrıslılar olarak neden kendi çıkarlarımızı göremiyor ve ille de “yabancılar, “analar”, “anavatanlar”, “koruyucular” arıyoruz şikayet edecek, yardım isteyecek, kendi yaralarımızı bizzat kendimizin sarması yerine?

Böylesi bir mentaliteyle biz Kıbrıslılar her zaman kaybedeceğiz…

Çok iyi arkadaşlarımdan birisi bana sorunun Kıbrıslılar’ın mentalitesinde olduğunu söylüyor ve bir tür “köle mentalitesi”ne sahip olduklarını, kendi çözümlerini kendileri bulmak yerine “ne yapmak gerektiği hakkında emir almayı” tercih ettiklerini anlatıyor…

Ve bir başka savaşın eşiğinde olduğumuza inanıyor… Böylesi bir mentalite ve böylesi bir mentalitenin toplumlarımızı sürükleyeceği olayların çatışmayı kaçınılmaz kılacağına inanıyor…

Ve bu kez herhangi bir anda olayların aniden kontroldan çıkıp patlayabileceğine, sadece Kıbrıslılar’la “anaları”nın değil, Orta Doğu ve başka ülkelerden de – gaz ve diğer çıkarlar nedeniyle – başka güçlerin de bu çatışmalara karışabileceğine işaret ediyor…

2019 bitti, 2020’ye adım attık…

Herkesi çevremizde olup bitenle ilgili olarak “mış gibi” yapmak ve akıp giden olaylara kendini “kaptırmak” yerine samimi biçimde, dürüstçe her şeye bir kez dönüp bakmaya davet ediyorum…

Evlatlarımızın hatırına dürüst olalım diyorum…

Çünkü ortada dönen çok büyük oyunlar vardır ve gelecek çatışmalarda bedeli kendi evlatlarımız ödeyebilir… Bizden önceki kuşaklardan ve bizim kuşaklardan onlarca insan bir hiç uğruna yitip gitti, evlatlarımızın kuşağının da bu şekilde bir hiç uğruna yitip gitmesine izin vermeyelim…

Bu ahmaklık ve “mış gibi yapma” kısır döngüsünü durduralım ve adamızda ve çevremizde gerçekte neler olup bittiğine ilişkin gerçek tabloyu görelim…