Anlayıp Anlayamadıklarımız…

Tayfun Çağra

Günlük hayatta anlayabildiğimiz veya anlayamadığımız şeyler o kadar fazla ki!

Görüp de anlam veremediğimiz, duyup da nasıl olur dediğimiz, olup da nasıl oldu diye şaştığımız veya olmasını beklediğimiz ama aslında olma olasılığının az olduğu şeyler neredeyse her gün bizi şaşırtmaya devam ediyor.

Birileri bir şey dedi ama gerçekten o mu dedi yoksa birileri mi dedirtti!

Yine birileri boştayken ortaya bir şey atıp ‘kahraman’ olmaya çalışıyor ama o ortaya attığı şeyin gerçek hayattaki geçerliliği nedir diye anlamlandırmaya çalışmanın bile anlamı olmaz bazen…

Birileri birilerini kullanıyor ama kullanıldığının farkında olan kişinin kullanılma sırasında elde ettiği kendine göre tatmin duygusunu anlamak mümkün olmaz çoğu zaman…

Ve ‘iş yapılıyor’ zannı altında yapılan şeylerin aslında hayatın ve doğanın güzelliklerine zarar verdiğinin bazen bilinçli, bazen bilinçsiz şekilde yapılmaya devam edilmesini anlamak da mümkün değil.

***

“Ankara'da bulunan Başbakan Ünal Üstel, doğalgaz projesi kapsamında TC Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve TC Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile görüştü” diyor haberde ama bu doğal gaz projesi haberini yine haberlerde yani basından duymuş atanmış Başbakan. Ve “Her iki görüşmede de söz konusu proje konuşuldu, karşılıklı fikir alışverişinde bulunuldu” da diyor ek cümlede… Allah aşkına! Ünal bey nasıl bir fikir sahibi olabilir ki karşılıklı fikir alışverişinde bulunulsun! 

*

Yine dışarıdan birilerinin atadığı Tahsin Ertuğruloğlu da Erhürman’ın Holguin ile yapacağı görüşmelerle ilgili Erhürman’a yine kendi üslubuyla sorular sorarken Erhürman da daha önce yaptığı açıklamayı hatırlattı ve Ertuğruloğlu’na cevap vermeyeceğini söyledi.

Tahsin bey buna kızdı ve ikinci kez açıklama yaparak “Cevap verebiliyorsa versin; veremiyorsa da ‘önemsemiyorum’ bahanesinin arkasına saklanmasın” dedi. Yine Allah aşkına diyorum; Erhürman’ın cevap veremeyip bahane aramak derdinde olmayacağını anlayacak kadar kapasitemiz vardır diye düşünüyorum.

*

Yarın 5 Haziran Dünya Çevre Günü. Kıbrıs Sulak Alan Topluluğu, bugün nedeniyle bir açıklama yapmış ve ülkedeki sulak alanlar, ormanlar, sahiller ve özel çevre koruma bölgelerinin bugüne kadar görülmemiş ölçüde baskı altında olduğunu vurgulamış. Doğal alanların yapılaşma ve çeşitli müdahalelerle karşı karşıya kaldığını belirtmiş açıklamasının bir bölümünde…

Bu müdahalelere karşı 1980’li yıllardan beri ülkemizde mücadele veriliyor. Bazen bu mücadele hukuki veya iradi yollardan kazanılıyor ama bazen de siyasi, maddi ve kişisel çıkarlar bu mücadelenin olumlu sonuçlanmasını engelliyor. Bu bencil ve günlük kazanımların getirdiği duygunun toplumsal kazanımlara galip gelmesini anlamak bana zül geliyor.

*

Geçtiğimiz hafta Türkiye’deki siyaset gereği öğrenmek durumunda kaldığımız terim olan ‘mutlak butlan’ kararı alınmasının hemen ardından CHP Merkez Binası polis zoruyla boşaltıldı. Biber gazıyla, plastik mermiyle… Daha sonra Kurultay’da kaybettiği Başkanlık koltuğuna yeniden oturmak için karanfillerle o binaya gelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun kafasının içini anlamakta zorlanırken bu olayların neden olduğunu, kimlerin planladığını ve uyguladığını anlayabilmek de gelecek için beni korkutuyor.

*

Bazı belediyelerin bazı uygulamalarını anlayamıyorum. Son yıllarda hem evlerin hem de belediyelerin oldukça fazla kullanmaya başladıkları hava basıncı ile tozu toprağı atma işini anlamakta zorluk çekiyorum. ‘Atma’ diyorum çünkü toz-toprak-yaprak bir yerden başka bir yere atılıyor sadece… Arkasından gelen ne bir toplayıcı, ne bir kürek, ne de bir çöp arabacığı var. Afferim poh poh temizlik yapılmış. Yandaki evde yapılan böyle bir temizliğin tozu-toprağı da sizin evde birikiyor böylece…

Anlaşılabilir bir şey mi bu yapılan?

*

Yine belediyelerin bazı uygulamaları; Direkt LAÇ Belediyesi. Sanırım Belediye’nin yeşile karşı bir alerjisi var! Evlerin duvarlarından dışarıya sarkan, etrafın da o yeşilden nasibini almasını sağlayan yeşil dallar, çiçekler belediye ekipleri tarafından hemen kesiliyor. 10 cm-20 cm çıksa bile.

Arabaların görüş alanını kısıtlayan, tehlikeli bölgelerdeki dalların kesilmesini anlamak mümkün ama öyle değil işte… Nerede biraz yeşil varsa, hemen kesiliyor.

Yürüyüş Yolu’ndaki endemik bitkiler de ayrım yapılmadan otları kesmek için kullanılan ellerdeki o bıçaklı aletlerin kurbanı oluyor.

Oysa ki turistik bölgenin yeşili, çiçeği duvarlardan sarkmalı, gören dönüp bir daha bakmalı, önlerinde fotoğraflar çekilmeli ama buna fırsat da verilmiyor. Belki de çalışanın bilinç eksikliği… “Al bu aleti git Yürüyüş Yolu’ndaki otları temizle” deniyor ama oradaki endemik bitkinin farkında olunduğunu sanmıyorum ve bilinçsiz bir şekilde yapılmaya çalışılan işi de anlamakta güçlük çekiyorum.