Anayasa Referandumu ve Lurucinalı Mehmet'in Fıkrası

Ferdi Sabit Soyer

Meclis'ten oy birliği ile geçen Anayasa Değişikliğinin Referandumdan geçmemesi önemlidir.

Bunun elbette ki siyasi ve toplumsal sonuçları da vardır.
Ancak eskiden beri inandığım bir şeyi, belki yanılırım diye de düşünmediğimi  söylersem de yanlış yapmam.
Şeklen herkesin onay verdiği bir şeyden hayır çıkmayacağına inanırım. O anın ihtiyacı için sallanan kafalar veya evet sözleri, eğer içeriğe, öze dair içtenliğe sahip değilse, o iş olmaz veya uyduruk olur. Bunu Anayasa Değişikliğinde oy birliği meselesinde acı ile yeniden yaşadık.
Herkesin evet dediğinin sonuçta gerçekleşeceği yanılgısı hakim oldu. Bu yüzden Anayasa Değişikliğine dönük yaygın ve etkin bir kampanya yapılamadı.
Evet, şu argüman doğrudur. Öğrenmediğim, üstelikte gerekçesi ile Öğrenemediğim bir şeye neden evet diyeyim?Buna söyleyecek bir şeyim olmaz.
Elbette, TV'lerde pek çok arkadaş konu ile ilgili bilgi verdi, açıklama yaptı. Ama bir yandan yerel seçim, öte yandan değişikliklere karşı geliştirilen ve öze dair olmayan argümanlar ile çarptırılmış bilgilerin, sosyal medya ve yazılı medya üzerinden yapılması pek çok soru  işareti yarattı.
Bir de sözlü yapılan ve yaygın olan karşı propagandalar var.
"Evet, derseniz tahsisten aldığınız malların yüzde yirmi beşini siz ödeyeceksiniz. Evet derseniz toprakların verilmesine imkan açacaksınız.Evet derseniz özlük haklarınızı kaybedeceksiniz" gibi inanılmaz yalan dolan ortalığı sardı.

Bunları giderecek yaygın bir çalışma olmadığı için, bu anlayışlar kitleleri etkiledi.
Ama en üzüldüğüm nokta, bazı aydın çevrelerde geliştirilen şu nokta oldu.
" Bana ne sizin Anayasanızdan,halk cebine bakar, pahalılık ne olacak, göç yasası ne olacak  gibi insanların yaşama dair sıkıntılarını, demokrasinin genişlemesinin, insan ve toplumun kısa, orta ve uzun vadede önünün açılması demek olduğu gerçeğini ,yalnızca ekonomik ve günlük çıkarlara dayalı olarak yok saymaları oldu.

ANAYASA'NIN 90. MADDESi...

Geçen Perşembe günü Meclis'te yaşanan bir olay, Anayasa Değişikliğinin nedenli önemli olduğunu ve değişikliğin gerçekleşmemesinin ise ne denli potansiyel tehditler taşıdığını çok net ortaya koydu.
Başbakan Yardımcılığı, Türkiye Gençlik Bakanlığı ile bir protokol imzaladı.Bu protokolün içeriğinden halkın ve kimsenin bilgisi yok.

Bu sonra Meclis'e Perşembe günü Meclis Başkan'ın sunuşları arasında bilgi diye geldi...
Çünkü mevcut Anayasa'nın 90. Maddesine göre Yapılan Antlaşmaların yürürlüğe girmesi için Meclis'in bilgisine getirilmesi yeterlidir. Bilgi denilip dağıtıldı mı, o hemen yürürlüğe girer.
Ancak orada bir ayrıntı var.
5 yıl ve üzeri antlaşmalar Meclis kararı gerektirir. Bu yüzden bunlar, yasa olarak sunulmalıdır.
Başbakan Yardımcısının yaptığı bu antlaşma ise 5 yıllıktı.
Bu yüzden Meclis'te yapılan itirazlar üzerine yalnızca bilgi vererek yürürlüğe giremeyeceği ve bunun için yasa istediği belirtildi. Bu yüzden geri çekildi. Şimdi ancak yasa tasarısı olarak gelebilir.
Ama bu antlaşma eğer, 5 yıldan az bir süreyi kapsamış olsaydı, bilgi denilip geçilecek ve kimsenin bilmediği, öğrenmediği ve tartışmadığı bu antlaşma, derhal yürürlüğe girecekti.
Daha sonra yapılacak tüm eleştiri ve itirazlara rağmen bu yürürlükte olacaktı.
Şimdi bu antlaşmanın içeriği öğrenildikçe,"vay be" diyenlerin sesleri çıkmaya başladı.
Üstelikte bunların bir kısmı, Anayasa Değişikliğine çok aşikar karşı çıkanlar ve bu 90. Madde değişikliğine de itiraz edenler oluyor!

Ama bir gerçek var Anayasa'nın 90 . Maddesinde yapılan ve önerilen değişiklikle bu tür antlaşmaların tümünün, halk öğrenmeden ve imzalayanında siyasi ve toplumsal sorumluluk almadan, kapalı kapılar ardında,"al takke, ver külah" misali, ele alınmasını imkansız kılmaktaydı. Bu da güme gitti.
Böylece sırf, o anın ihtiyaçları için, para almak adına ,toplumun tüm değerlerini erozyona uğratacak olan yapı şimdi aynen devam edecek...
Meclis'te geçen gün yaşanan bu olay, gerçek dışı söylemlerle Değişikliğe hayır diyenlerin neye yol açtığını daha da netleştirdiği inancındayım.

‘VUR VE ÖLDÜR’

Bu hayırla, Anayasa'nın 15. maddesinde bulunan "Hayat ve Vücut Bütünlüğü Hakkı" ile ilgili yapılan değişiklikler de güme gitti.
Şimdi, bu maddenin değişikliği ret edildiğine göre, "onay alan" ve 1. Fıkrasında bulunan" herkes hayat ve vücut bütünlüğü hakkına sahiptir" olgusunu ortadan kaldırmak için devlete, "vur ve öldür" yetkisi veren 3. Fıkrasına bakalım .
"3. Yasa ile konduğu zaman
a. Kişinin ve mal varlığının başka türlü kaçınılması ve tamiri olanaksız ayni derecede bir zarara karşı savunulması, b. Bir kişinin yakalanması veya uygun tutukluluktan kaçmasının önlenmesi veya
c .Bir ayaklanmanın veya karşı koymanın bastırılması amacıyla girişim eylem sırasında kesin olarak gerekli olduğu kadar zor kullanılmak suretiyle yaşama son verilmesi 1.ve 2. Fıkra kurallarına aykırı sayılmaz."            
Yani malını koruma veya tutukluyu yakalama yada ayaklanma oluştu diyerek insana, göstericilere aşırı şiddet, hatta silah kullanarak,  insanın yaşamını sona erdirme olanaklıdır.
Böyle bir yetki, vatandaş ve devlet arasında en büyük sözleşme olan Anayasada, devlete ve mal sahiplerine verilemez. Bu 12 Eylül mantığının bize yansıyan en önemli unsurlarından biri idi.
Şimdi bu da olduğu gibi kaldı.
Bazıları," hani ya oldu mu böyle şey" diyor? Onlara bir şey sormak ve iki şey hatırlatmak lazımdır.
Önce soralım.
O zaman İngiliz sömürge yasalarında yer alan, insana dönük cezalardan biri olan kırbaçlama cezasını niye değiştirdik?  Ya da her eleştiriyi, Kraliyet ailesine hakaret olarak tanımlayan, ceza yasasındaki maddeleri niye değiştirdik?
Şimdi de iki şey hatırlatalım.
Unutmayın ki 1960'tan sonra İngiliz sömürge yönetimi bitmesine karşın biz, 1973 sonrası ve daha sonra, Kıbrıs Türk Yönetimi tarafından, eleştiri yaptık diye, "İngiliz Kraliyet ailesine hakaret ettik " diye yargılanan ve ceza alan bir siyasi hareketin mensuplarıyız..
İkinci hatırlatmayı da Açık yazayım.
2002 -2004 döneminde o yaygın kitle hareketleri içinde bu madde, hep aklımızda idi.
Her an şiddet ile hatta silah ile göstericilere devlet baskısının gelmesi endişesi içimizde idi.
İşte bu yüzden, kimisinin şiddetli eleştirisine rağmen, tüm gösterilerin, baskılara karşın, barışçı bir nitelikte olmasına çok özel önem vermiştik.
Bana kimse." yok yahu olmazdı" demesin.
Kardeşim gözleri karadığı zaman, 10 binlerce insanın toplanacağı İnönü Meydanına koydukları ve bulunan C4'lü, uzaktan kumandalı bombaları kimse  unutmasın.
Doğan'cıda  temsili Referandum üzerine, silah t ve şiddetle yürümek istediklerini bizzat yaşadık.
Üstelik provokasyonlarına kapılmadan ve büyük zorluklarla kitleleri, barışçı davranma noktasında tutulması başarısı üzerine, tutuklanan sivil toplum örgütü yöneticilerine okunmak istenen dava egemenlerin neyin hazırlığı içinde olduğunun en büyük göstergesi idi.
"Mehmet Ali Talat, Mustafa Akıncı, Ferdi Sabit Soyer, Fatma Ekenoğlu ve diğer milletvekilleri ile gizli teşkilat kurarak devleti yıkmaya çalışmak"
İşte, 1985 Anayasasında var olan bu düzenlemenin ,resmen, devlete, insan vurma hakkını verdiği ortadadır.
Hele bir solcunun, mala zarar vermeyi önlemek maksadı ile mal sahibine insan vurmayı meşru kılan bu maddeyi savunmasını doğrusu ben hala içime hiç sindiremedim.
Yani bu değişikliğin gerçekleşmemesi ile bunlar ve benzerleri olduğu gibi kaldı.
Şimdi artık Meclis'te ne zaman bulunur 34 sayısı, bilemem.
Bulunsa bile, Anayasa'da yapılacak olan Değişiklikler, artık bunlardan daha ileri ve daha geniş olmalıdır.
Bu olur mu? Dilerim.
Ama artık Lurucinalı Mehmet'in fıkrasında olduğu gibi, çeşitli maskaralıklarla uğraşırken tren kaçtı gibi... 12 Eylül Anayasası ile yaşamaya devam ediyoruz. Hayırlı olsun diyemem...