“Alona köyüne iki aylık geçici göç, kendi içinde de bir maceraydı! Kedilerimiz de Alona’da tatile götürülürdü...”

Sevgül Uludağ

ALPER ULUDAĞ

(Rahmetlik anneciğimin en mutlu olduğu yer olan Alona köyüyle ilgili annemin hatıralarını kaleme alıp bu sayfalarda yayımladıktan sonra abim Alper Uludağ’dan da hatırladıklarını kaleme almasını istedim... O da beni kırmayarak, ben henüz doğmadan çok önce her yıl iki-üç aylığına hava tebdiline gittikleri Alona’yla ilgili hatırladıklarını sayfamız için kaleme aldı... Abime çok teşekkürler... S.U.)

Yaz tatillerinde Alona köyüne iki aylık geçici göç de, kendi içinde bir maceraydı. Biz çocuklar geçireceğimiz güzel günleri düşünürken, büyükler de gidiş hazırlığının telaşına düşerlerdi...

İlk etapta, götürülecek giyim malzemeleri hazırlanır ve iki valize doldurulurdu. Bu valizlerin de, o zamanlar belediye binasının karşısında, hisar üstünde faaliyet gösteren ve çok çeşitli eşyalar satan Henderson çiftinin işlettiği Hendersons mağazasından alındıklarını hatırlıyorum... Hatta bende hala daha o valizlerden biri, çok eskise de, dolap üstü bir yerde duruyor...

Ayrıca çarşaf ve battaniye gibi malzeme de bohçalanıp hazır edilirdi.

Daha sonra gidecek kap kacak, tencere, tabak gibi şeyler ve köyde gerek duyulacağına inanılan diğer malzeme bir yerde toplanır, en pratik ve kolay olması açısından, hasır köfünlere yerleştirilir, tabak çanak ise gazete kağıdına sarılıp tencere içlerine konurdu.

Bu köfünler, o zamanki Bedford tahta kasalı otobüslerin arka tarafında açılır tip yüklük kısmına konup iple bağlanır ve bu şekilde yolculuk yapılırdı...

İki aylık bu tatil süresinde en büyük sorun ise evde beslenen kediler olurdu.

Her ne kadar hafta içi evin erkeği evde olsa da, biz çocuklar kendi kedilerinden iki ay uzak kalamayacağı için, onlar da yolculuğa hazırlanırdı.

Otobüs evin önüne kadar gelip eşyaları yüklerken, kediler de jütten yapılmış ve hava almasını sağlayan çuvallara ayrı ayrı konur, bunlar da otobüsün içinde ve en arka koltuğun altında seyahat ederlerdi.

Kedilerin yeni gittiği çevreye kolayca intibak ettiklerini ve yeni evlerinin çok uzağına gitmediklerini ilk yıl görünce, sonraki yılda da bunu tekrarladık.

Yolculuk çok kolay geçmese ve en az 2-3 saatlik bir zaman dilimini alsa da, araba tutması dediğimiz mide bulantısına karşı önceden hazırlık olmak üzere az su içme ve leblebi yeme gibi tedbirler uygulanırdı.

Otobüste şimdiki kalitede bir suspansiyon sistemi olmaması yanında, yolların da epeyce pürüzlü olması, titreşimi ve sallanmayı artırması, bazı yolcuların kusmasına kadar varabilirdi. Bunlara biz çocuklar ve annem de de dahildi tabii...

Buna çare olarak da dikkat dağıtıcı faaliyet niteliğinde şarkı söyleme (o zaman otobüste radyo ne gezer...) en pratik çare idi. Dönemin moda şarkısı ise, “Otomobil uçar gider” idi...

Köyde biz çocuklar için en eğlenceli şeyler, tabii ki köy çocukları veya büyükleri ile “ovaya” gitmekti. Tabii köy, dağlık bir bölgede olduğu için genellikle gidilen yerler, teraslanmış dağ yamaçları veya engebeli arazilerdi...

Günlük işler arasında bağların bakımı ve hasadı, diğer ağaçların sulanması ve kontrolü yanında beslenen küçükbaş hayvanların da çıkarılıp dolaştırılması vardı...

Dağlık alanda en kullanışlı yardımcınız eşeklerdir. Onlara binmeyi, inmeyi ve onların hangi komutlara uyacağını bilmeyi de öğrenmemiz gerekiyordu.

Bizim ev sahiplerimiz daha çok bağcılık yaptığından, genellikle onların bağlarına sabahleyin gidilir, öğleye eve gelinir, öğleden sonra da küçükbaş hayvanların otlatılma ve sağılma işleri yer alırdı...

Köy çocukları hep beraber dolaşır, arada da durup top veya pirili oynardık. Çakı oyunu, şimdiki çocukların bilmediği ama o devirde ve hele köy yerinde çok oynanan bir oyundu. Nasılsa herkesin çakısı var, yere bir diktörtgen çizer, çakının saplanabileceği tür bir toprak parçası olmasına çok dikkat ederdik. Sonra alanı ortadan ikiye ayırır ve çakı ile atış yaparak alanımızı büyütmeye çalışırdık.

Haftasonları ve özellikle Pazar günleri çocuklar hiç bir araya gelmezdik çünkü babalar evdeydi ve dışarıya çıkılmazdı. Sadece Pazar öğleden sonra babamla köy kahvesine gittiğimizi ve orada bana lokum alındığını hatırlarım. Babamın köylülerle sohbetinin uzaması ile onu devamlı dürttüğümü, onun da “Tamam, tamam” diye sohbete devam ettiğini hatırlıyorum...

Dönüş yolculuğu da biz çocuklar için sevinçle karışık üzüntü olsa ve yine bir hazırlık ve toplanma gerektirse de, bu sefer ek yük olarak köyde yapılmış tarhana, toplanmış fındık, badem, ceviz, kuru üzüm ve yapılmış macun kavanozları, toplanmış zeytin ve çakistezler esas yükü teşkil ederdi. Biz çocuklar için ise en zoru, kedileri bulup torbalamaktı... Bulunamayan kedi, köyde kalırdı mecburen...

Eve dönüşte otobüs yine kapıya kadar gelir ve eşyalar indirilir, paketler açılır ve kediler eski evlerine salınırdı.

Bizim evimiz iç bahçeli ve yüksek bahçe duvarlarıyla çevrili olduğundan olsa gerek, kedilerimiz oldukça evcildi.

Getirilen malzemeler yerleştirildikten sonra, her kardeşe birer küçük sepet fındık, badem, ceviz verilirdi ve biz bunları yataklarımızın altında saklar, tüm kış boyunca yerdik. O zamanlar, şimdiki gibi bol çeşit yemişler vs. Olmadığından, bunlar bizim için çok değerliydi.

Tatilimiz süresince yaptıklarımızı ve öğrendiklerimizi mutlaka yazmamızı isterdi annem. Zaten tatil dönüşü okulda da ilk ders, öğretmenler daima bu konuda bir ödev verirlerdi. Tatilde mümkün olduğunca çok kitap okumak da önemliydi. Dolayısıyla köye götürdüğümüz 3 veya 4 kitabın da okunmuş olmasına dikkat ederdik. Bu okuma alışkanlığının verilmesi çok önemli idi... Buna olanak sağlamak için de Sarayönü civarı Kitap Sarayı denen ve yazar Hikmet Afif Mapolar’ın çalıştırdığı kitapçı ile babamın anlaşması vardı: Oradan her istediğimiz kitabı alabilirdik; ay sonu babam gidip hesabı öderdi. Bu okuma merakı bana altı yaşımda gözlük taktırsa da, bu alışkanlığın insan hayatında çok önemli olduğunu düşünüyorum...

Yaz tatilinde gittiğimiz bu köy yolculuklarının sonunda, yeni bir ders yılına ve bir üst sınıfa başlamanın heyecanını duyarak, biraz da köydeki arkadaşlardan ve rahat ve eğlenceli hayattan ayrılmanın hüznü ile, evimize ve alıştığımız çevreye dönmenin huzurunu yaşardık.

Geçmiş zaman olur ki hayal-i cihan değer...


Alona'dan son fotoğraf... İlkay ve Alper Uludağ, Ağustos 1954...


“Faşist yalanların kısa tarihi...”

Arjantinli Tarihçi Federico Finchelstein faşist ve mitsel yalanlara karşı tarihi savunarak direnmenin önemi üzerine düşünmeye çağırıyor.

“Gördükleriniz ve okuduklarınız şu an olan şeyler değil... –  Donald J. Trump, 2018”

“O tarihten bu yana, hakikat ve yalan arasında bir mücadele yaşanıyor. Bu mücadele, her zaman olduğu gibi, hakikatin zaferiyle sona erecek...”

“Bana inanmalısınız çünkü her zaman ve her yerde gerçeği söylemek âdetimdir. Bu benim hayat felsefemdir...”

Faşist Yalanların Kısa Tarihi bu üç "vecize"yle başlıyor. Giriş, Faşist Yalanlar Üzerine, Faşizm Tarihinde Hakikat ve Mitoloji, Vücut Bulmuş Faşizm, Hakikatin Düşmanları, Hakikat ve İktidar,  Vahiyler, Faşist Bilinçdışı, Faşizm Psikanalize Karşı, Demokrasi ve Diktatörlük, Yıkıcı Güçler, Sonsöz-Tarihe Karşı Popülist Savaş başlıklardan oluşuyor.

Tanıtımdan

Günümüzde yalan, artan oranda ampirik gerçekliğin yerini alıyor. ‘Uydurma haberler’ gerçek diye önümüze konuldukça, bunlardan yola çıkılarak oluşturulan fikirler hükümet politikalarına dönüşüyor. Bugün ‘hakikat ötesi’ hakkında konuşulanların siyasi ve düşünsel kökeni faşist yalanların tarihinde yatıyor. Bunu her daim hatırlamalıyız.”

Halkın bir bölümünün özgürlüğü ve refahının diğer bir bölümünün mutsuzluğuna ve yoksunluğuna endekslenmesi, içinde bulunduğumuz siyasi manzarada ilk göze çarpan motif olmaya başladı. Bu motifin doğallaşmasının yolunun yalanın kamu felsefesi olmasından geçtiğini düşünmek için elimizde pek çok neden var.

Federico Finchelstein Faşist Yalanların Kısa Tarihi’nde günümüzdeki otoriterleşme ve faşistleşme eğilimini anlamaya çalışırken, hem Hitler ve Mussolini’nin “sıradan” yalanlar olarak görülemeyecek “mitsel” yalanlarına dair tarihsel ve felsefi bir okumaya girişiyor hem de yalanının bir hükmetme ve zulmetme aracı olarak bugünün otoriter popülist liderleri tarafından nasıl devralındığının izini sürüyor.

Tadımlık

Irkçı yalanlar aşırı siyasi şiddete yol açar. Faşizm tarihinin en önemli derslerinden biri budur. Bugün yalanlar yeniden iktidara geldi. Şu an yaşadıklarımız faşizm tarihine dair hayati bir ders niteliğinde. Eğer içinde bulunduğumuz bu can sıkıcı dönemi anlamak istiyorsak faşist ideologların tarihiyle ilgilenmeli, söylemlerinin nasıl ve neden Yahudi Soykırımı’na, savaşa ve yıkıma sebep olduğuna bakmalıyız.

Bu kadar çok şiddet ve ırkçılığın kısacık bir sürede nasıl meydana geldiğini bize hatırlatan bir tarihe ihtiyacımız var. Naziler ve diğer faşistler nasıl iktidara geldiler ve milyonlarca insanı neden katlettiler? Bunu, ideolojik yalanları yayarak başardılar. Faşist siyasi güç, büyük ölçüde hakikate el konulması ve yalanların olabildiğince geniş kitlelere yayılmasından türer.

Bugün dünyada yeni bir sağ popülist lider dalgası yükseliyor. Geçmişteki birçok faşist lider gibi onlar da siyasi güçlerini, hakikati bulandırarak, mit, öfke ve paranoyayı açıkça onaylayarak ve yalanı teşvik ederek elde ediyorlar.

Bu kitapta faşistlerin siyasi yalanları nasıl kullandıklarına ve hakikatten ne anladıklarına dair tarihsel bir analiz yapıyorum. Bazen faşizm sonrası [post-fascist] bazen de hakikat ötesi [post-truth] olarak adlandırılan, içinde yaşadığımız bu dönemle oldukça yakından ilgili bir konu.

Bu kitap, günümüzde başvurulan siyasi yalanlar üzerine akıl yürütmemize yardım etmek için yazıldı. Bu amaçla faşist siyasetteki yalanların hikâyesini anlatan tarihsel bir çerçeve sunuyor.

Yalan söylemek elbette siyaset kadar eski. Propaganda, riyakârlık ve düzenbazlık, siyasi güç mücadeleleri tarihinin her ânında mevcut. Çoğunluğun iyiliği için gerçeği saklamak neredeyse bütün siyasi tarihlerin tipik özelliği. Liberaller, komünistler, hükümdarlar, demokratlar ve tiranlar sürekli yalan söylemişler.

Emin olun ki yalan söylemek ne tarihteki faşistlerin ne de onların günümüzdeki torunlarının tekelinde. Bir Alman Yahudisi olan filozof Max Horkheimer’ın bir zamanlar gözlemlediği gibi modernizmin temelinde hakikatin iktidara teslimiyeti yatıyor.

Fakat aynı argüman antikçağ için de geçerli. Yakın tarihteki faşist yalancıları inceliyor olmamız liberallerin, muhafazakârların ve komünistlerin yalanlarını görmezden geldiğimiz anlamına gelmez. Yalan söylemek ve gerçeği eğip bükmek birçok siyasi hareketin belirgin özelliğidir.

Ancak faşistlerin ve günümüzün popülist yalancılarının top çevirdikleri kendilerine has bir ligleri var. Bu kitapta bunu açık etmek istiyorum. Siyasette faşist yalanların ayrı bir yeri var. Genelde bunlar büyük yalanlardır ancak farkları mertebelerinde yatmaz. Yalanın faşizmde çok önemli bir yeri vardır. Diğer siyasi gelenekler için bunu söylemek doğru olmaz.

Liberalizm için mesela, yalan rastlantısaldır. Ama faşizm için değildir. Aslına bakılırsa faşist aldatmacaların tarihteki diğer siyaset biçimleriyle ortak yönü azdır.

Faşist yalanlar daha geleneksel siyasi düzenbazlıkların ötesinde bir yere konuşlanırlar. Faşistler, söyledikleri yalanların mutlak hakikatin hizmetinde olduğunu düşünür. Mutlak hakikat olarak sundukları ise aslında daha da büyük yalanlardır. Bu nedenle faşistlerin siyasetteki yalanlarının kendine has bir tarihi vardır. (S:11-12-13)

Yazar hakkında

Arjantinli tarih profesörü, halen New York City’de bulunan New School for Social Research’te tarih kürsüsünde ders veriyor. Faşizmden Populizme kitabı da İletişim'den çıktı.

"Transatlantic Fascism: Ideology, Violence and the Sacred in Argentina and Italy "(1919-1945 /2010), "The Ideological Origins of the Dirty War: Fascism, Populism, and Dictatorship in Twentieth-Century Argentina " (2014) kitaplarının yazarı. Lisansı Buenos Aires Üniversitesi’nden, doktorası  Cornell Üniversitesi’nden (2006).

* Federico Finchelstein, Faşist Yalanlarının Kısa Tarihi, çeviri: Zeynep Şarlak,  Editör: Aybars Yanık, kapak: Suat Aysu, uygulama: Hüsnü Abbas, düzelti ve dizin: Berkay Üzüm, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2021, İstanbul, 148 sayfa...

(BİANET.ORG – 13.2.2021)

DEVAM EDECEK