Bir annenin çaresizlikten dudaklarından dökülen cümleler vardır…
“Allah benden sonraya evladımı koymasın.”
“Allah benden sonra evladımı sahipsiz koymasın.”
Aslında bütün mesele tam da burada başlıyor.
Bir annenin hem duasında hem de acı ile yutkunduğu o cümlede çaresizlikle.
Bir babanın içine gömdüğü korkuda…
Bir engelli bireyin her sabah yeniden verdiği yaşam mücadelesinde…
Ve takvim yine aynı haftayı göstermekte!
10-16 Mayıs Engelliler Haftası.
Bugün 16 Mayıs…
Bir hafta boyunca ekranlar doldu.
Mikrofonlar uzatıldı.
Gazetelerde çarşaf çarşaf haberler yayımladı.
Sosyal medyada duyarlılık cümleleri havada uçuştu. Herkes birkaç günlüğüne vicdanını vitrine koydu.
Peki şimdi?
Peki sonra?
Sonra o kaldırımların üstüne bırakılan masalar kalıyor.
Sonra sarı şeritlerin ortasına dikilen direkler kalıyor.
Sonra erişilemeyen binalar kalıyor.
Ve en önemlisi…
O annelerin bitmeyen korkusu kalıyor:
“Ben öldükten sonra çocuğuma ne olacak?”
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yıllardır sorulan ama hâlâ tam anlamıyla cevap bulamayan en ağır sorulardan biridir bu!
Çünkü mesele yalnızca bir maaş meselesi değildir.
Mesele yalnızca birkaç özel günde yapılan etkinlikler de değildir.
Mesele; bir engelli bireyin, kendisinden sonra da insan onuruna yakışır bir yaşam sürüp süremeyeceğidir.
Bugün 2026 yılındayız.
Ve biz hâlâ bir restoranın önüne yapılan rampaya seviniyoruz.
Düşünün…
Rampa!
Bir iş yerinin erişilebilir olmasına mutlu oluyoruz.
Bir kaldırım düz yapıldı diye umutlanıyoruz.
Oysa bunlar bir lütuf değil.
Bir medeniyetin en temel görevi.
Bugün KKTC’de engelli birey kendi mahallesinde tek başına ilerleyebiliyor mu?
Bir görme engelli birey sarı şeritleri takip ederek güvenle yoluna devam edebiliyor mu?
Edebiliyorsa yüzde kaçı mesela?
Yoksa o şeritlerin sonunda bir ağaç, bir tabela, bir saksı mı çıkıyor karşısına?
Bir bedensel engelli birey yardım almadan kamu dairesine ulaşabiliyor mu?
Bir işitme engelli birey şehir yaşamında erişilebilir sistemlerle destekleniyor mu?
Sorular çoğalıyor öyle değil mi?
Ama cevaplar yıllardır aynı yerde dönüp duruyor!
Evet…
Güzel şeyler de oluyor.
Olmuyor demek haksızlık olur.
Örneğin; Vakıflar Tekerlekli Basketbol Takımı’nın başarıları hepimizi gururlandırıyor.
Engelli bireylerin istihdama katıldığı haberler umut veriyor. Bazı belediyelerin ve kurumların erişilebilirlik adına attığı adımlar kıymet taşıyor.
Ama mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü biz hâlâ olması gereken en temel hakları “müjde” gibi konuşuyoruz.
Bir engelli bireyin işe alınması haber oluyor.
Bir rampa yapılması alkışlanıyor.
Bir otopark ayrılması başarı sayılıyor.
Oysa bunlar zaten olması gerekenler!
KKTC’de engelli bireylerin kamuda ve çeşitli sektörlerde istihdamına yönelik yasal düzenlemeler bulunsa da toplumun sorması gereken esas soru şudur: Bu yasalar ne kadar uygulanıyor?
Her dairede olması gereken sayıda engelli birey gerçekten istihdam ediliyor mu?
Denetimler yeterince yapılıyor mu?
Ve daha önemlisi…
Bugün bir engelli maaşıyla medikal ihtiyaçlar eksiksiz karşılanabiliyor mu?
O maaşla insanca yaşayabiliyor mu?
Bir aile psikolojik olarak destekleniyor mu?
Yerel yönetimler ailelere yönelik bilinçlendirme, rehberlik ve sosyal destek çalışmaları yürütüyor mu?
Çünkü engelli bireyin yükünü yalnızca kendisi taşımıyor.
Annesi taşıyor.
Babası taşıyor.
Kardeşi taşıyor.
Ve çoğu zaman sessizce taşıyor.
İşte bu yüzden “Yaşam Evi Projesi” çok önemli bir yerde duruyor.
Çünkü yıllardır bu toplumun en büyük korkularından biri şu oldu:
“Bizden sonra çocuklarımız ne olacak?”
Yaşam Evi, tam da bu korkuya cevap olabilecek umutlardan biri. Engelli bireylerin, ailelerinden sonra da güvenli, sosyal ve insan onuruna yakışır bir yaşam sürdürebilecekleri bir sistem fikri kuşkusuz çok kıymetli.
Ama toplum bugün doğal olarak şunu soruyor:
Hayata geçtiğini biliyoruz.
Şu an ne aşamada?
Ne kadar ilerleme kaydedildi?
Gerçekten sürdürülebilir mi?
Kaç bireye umut olacak?
Gece kalma kapasitesi ne zaman devreye girecek?
Ve en önemlisi; yıllardır bekleyen ailelerin kaygısını ne kadar hafifletebilecek?
Çünkü artık insanların vaat değil, somut adım görmeye ihtiyacı var.
Dünyada bunun başarılı örnekleri var.
İskandinav ülkelerinde bağımsız yaşam destek sistemleri uzun yıllardır uygulanıyor. Almanya’da erişilebilir ulaşım şehir planlamasının temel parçası kabul ediliyor. Kanada’da destekli yaşam ve istihdam modelleri engelli bireylerin toplumsal hayata tam katılımını hedefliyor.
Biz neden başarmayalım?
Ama bunun yolu yalnızca özel günlerde yapılan konuşmalardan geçmiyor.
Gerçek denetimden geçiyor.
Kararlı sosyal politikalardan geçiyor.
Erişilebilir şehirlerden geçiyor.
Ve en önemlisi, samimiyetten geçiyor.
Çünkü bir kaldırıma konulan fazladan masa yalnızca masa değildir.
Bir bireyin özgürlüğünü elinden almaktır.
Bir eksik rampa yalnızca eksik beton değildir.
Bir insanın hayata katılımını engellemektir.
Ve bir annenin “Allah benden sonra evladımı sahipsiz koymasın” duası…
Aslında bu ülkenin sosyal devlet sınavıdır.
Engelliler Haftası bittiğinde mikrofonlar susabilir.
Ekranlar başka gündemlere dönebilir.
Ama o annelerin kaygısı bitmiyor!
Çünkü gerçek mesele bir hafta değil.
Bir ömür…
Sevgili özel gereksinimli bireyler; yazının en başından bu yana hep karşı tarafı konuştuk, hep kapının öbür yanını eleştirdik. Pencerenin dışına baktık, kapının önünde duranları sorguladık. Fakat şimdi biraz da kapının içine dönüp bakmak gerekiyor.
Çünkü o çemberin içinde kalan, mücadeleyi doğrudan yaşayan bizlerin de kendi içimizde bazı şeyleri sorgulaması şart.
Sadece karşı taraftan beklenti içinde olmak yetmez. Hak talep etmek kadar, o hakkın peşinden kararlılıkla gitmek de gerekir.
Daha çok ses çıkarmak, daha görünür olmak, verilen sözlerin takipçisi olmak gerekir. Çünkü değişim yalnızca eleştirerek değil, aynı zamanda mücadeleye daha güçlü şekilde dahil olarak gelir.
Değişim için daha çok mücadele edilmeli. Daha çok görünür olunmalı. Her alanda, her platformda, erişilemeyen bütün duvarlar birer birer aşılmalı. Sessiz bırakılan her köşeye ses taşınmalı. Çünkü değişim; bekleyerek değil, ses yükselterek gelir. Bugün değilse yarın, yarın değilse bir başka gün…
Ama er ya da geç mutlaka gelir.
Fakat artık seçim kampanyalarının vitrin süsü olunmamalı. Broşürlerde, billboardlarda, fotoğraf karelerinde yalnızca “görünmek” için yer alınmamalı. Her seçim döneminde kameraların önüne bir engelli birey koyup ardından verilen sözlerin unutulmasına izin verilmemeli. O karelerde bulunuyorsak, o sözlerin de takipçisi olunmalı.
Çünkü insan hayatı reklam malzemesi değildir.
Ve belki de en büyük soruyu biraz da kendi içimize dönerek sormalıyız: Neden birlik olamıyoruz?
Neden her siyasi partinin içinde dağılmak yerine, tek bir ses etrafında birleşemiyoruz?
Neden gerektiğinde bağımsız bir aday çıkarıp o meclise gerçek bir temsilci göndermiyoruz?
İşte bu soru da sizlere, bizlere, hepimizedir.
Çünkü birlik olmadıkça ses dağılır, dağınık ses ise duvarları yıkamaz. Ama omuz omuza verilen bir mücadele, en kalın kapıları bile açar. Hak; yalnızca bekleyenlerin değil, birlikte yürüyenlerin olur.
Ve günün sonunda, aynı gökyüzünün altında aynı umuda inanan insanlar çoğaldığında, o kapılar bir gün mutlaka ardına kadar açılır.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…