“Alaminyolu Erasmia Stavru’nun hikayesi...”

Sevgül Uludağ

TALES OF CYPRUS yani “Kıbrıs’tan Hikayeler” sayfasının yaratıcısı, Avustralya’dan çok değerli arkadaşımız, akademisyen-yazar, grafik sanatçısı Konstantinos Emmanuelle’in kaleme aldığı, Alaminyolu Erasmia Stavru’nun hikayesini okurlarımız için özetle derleyip Türkçeleştirdik. Konstantinos Emmanuelle, özetle şöyle yazıyor:

***  Erasmia, 18 Ekim 1928 tarihinde Larnaka’nın Alaminyo köyünde dünyaya gelmişti. Babası Nikola Kosta, annesi Hristofora Stilyanu ve altı küçük kardeşi Hrisanti, Andrulla, Kosta, Panayota, İrini ve Stella’yla ile birlikte basit ve geleneksel bir hayat sürdürecekti. Erasmia’nın babası Nikola bir çiftçi ve arıcı idi. Çiftliğinde buğday ekip biçiyor, öküzleriyle tarlalarını sürüyordu. Psasras’ın Nikola (yani Balıkçı Nikola) idi lakabı. “Köyde herkesin bir lakabı vardı” diyor Erasmia... “Bu lakabı kendisine neredeyse boğulduğu zaman takmışlardı. Üç yaşındayken kardeşi Pavli ile yakındaki bir gölette kendi yaptıkları oltalarla balık tutmaya gitmişlerdi. Kışın ortasıydı. Ne yazık ki babam suya düşmüştü ve kardeşi de bağırmaya başlamıştı... “Nikola suya düştü! Nikola suya düştü!” diye bağırıyordu. Şanslıydılar ki köydeki bir adam çocuğun çığlıklarını duymuştu, çok şükür üzme de biliyordu ve koşarak gölete gitmişti. Babam üç gün baygın yatmıştı. Ailesi her gün yakınına ateş yakıp onu ısıtıyordu. Babam hayatta kalmıştı, o günden sonra ona “Balıkçı Nikola” denmeye başlamışlardı...”

***  Erasmia, ninesi İrini’nin köyde kovanları olduğunu hatırlıyor... “Arıları o kadar çok severdi ki... Babam Nikola da kovanlardan bal toplamayı ve bunları satış için hazırlamayı öğrenmişti. Çıkardıkları baldan para kazanıyorlardı ve kovanlardan çıkarılan balı da aile bol bol yiyebiliyordu. Tüm amcalarımın kovanları vardı... Çoğu insan kovanlarını evlerine yakın, verandalarında da tutuyordu... Arıcılık hem babamın, hem ninemin tutkusu ve hobisiydi... Kovanlar hala köyde duruyor ama arılar yoktur. Babam arılarını eşek arılarından ve diğer hayvanlardan koruyor, arılarını beslemek için çiçek ve şeker satın alıyordu... Arıları kovanlara çekmek için babamla birlikte gidip ekşi ağaçlarının çiçeklerini topluyorduk, sonra da bunları havada sallıyordum... Böylece arılar vızıldayarak bu ekşi çiçeklerine doğru geliyorlardı kitleler halinde, biz de bu çiçekleri kilden yapılma kovanlarımızın içine koyuyorduk...”

***  Erasmia’nın anne tarafından ninesi Panayotu ise Odu köyündendi. Henüz küçük bir kızken annesiyle babasını kaybetmişti. 13 yaşında öksüz kalan Panayotu, Alaminyo’ya işlemeye gidiyordu yeğenlerine ve buna karşılık kendisine yiyecek ve yatacak bir yer verilmekteydi. Erasmia’nın dedesi Stili, gizli gizli Panayotu’yu gözetliyordu anne tarafından ninesi Panayotu Alaminyo’ya işlemeye gittiğinde. Stili’yi ahali uyarmıştı, ona yanaşmasın diye, aksi halde başı derde girecekti. Böylece Stili onunla evlenmeye karar vermişti...” Panayotu 14 yaşındayken Stili’yle evlenecekti. Uzun boylu bir adamdı ve köyün en güçlü erkeğiydi. Yedi çocukları olmuştu ancak üç tanesi hayatta kalabilmişti. Hristofora, Yorgos ve Stili. Hristofora yani Erasmia’nın annesi henüz üç yaşındayken babası Stili, yolda öküz arabasıyla geçirdiği bir kazada vefat etmişti. Bir tarlayı sürmeye giderken bir toprak yolda öküz arabası bir engele takılmış ve araba ters dönmüştü... Stili, arabanın altında kalıp ezilmişti. O günlerde Panayotu hamileydi ve doğum yaptığında, oğluna Stili adı verecekti, vefat etmiş eşinin hatırasını yaşatmak için. Panayotu dul kalmıştı ve böylece çiftliklerini kiralayarak ailesini geçindirmek için biraz para almak zorunda kalacaktı...

***  Erasmia’nın ninesi Panayotu çok kapasiteli bir kadındı. İskele’ye giderek pirinç, lambasuyu, şeker, fasulya, tütsülenmiş balık yani renga satın alıyor ve üstüne biraz kar koyarak Alaminyo köyündeki köylülerine bunları satıyordu. Elde ettiği karla evlatlarını ve torunlarını geçindiriyordu. Özellikle kızı Hristofora’ya yardım ediyordu çünkü kızının geniş bir ailesi vardı ve yardıma daha çok ihtiyacı vardı. Ve son yıllarını da kızı Hristofora’nın yanında kalarak geçirecekti Panayotu Hanım.

***  Erasmia, “Aynı köyde kalmamıza karşın, köyün başka yerlerine gitmezdik pek” diye hatırlıyor. “Tek gittiğimiz yer, iki testimizi köyün pınarından doldurduğumuz yere gitmekti. Araba (motorlu taşıt) yoktu o zamanlar, yalnızca öküzlerin ya da katırların çektiği arabalar vardı. Bu yüzden köy çocukları hiç kaygı duymaksızın sokaklarda oynamakta özgürdü. Köydeki evlerin çevresinde çiftlikler ve ovalar vardı. Babamın üç erkek kardeşi vardı ve birbirlerine yakın yerlerde yaşarlardı, böylece çocuklar olarak her zaman çevremizde yakınlarımız olurdu. Ben altı yaşındayken, sokakta oynayacağım 15 yeğenim vardı. Bir halka oluşturup “Krallar” dediğimiz bir oyun oynardık. “Horsto” dediğimiz bir saklambaç oyunu, en sevdiğimiz oyundu. Tarlalarda saklanırdık, salatalıklar arasında... Ağaçlara tırmanıp taze badem, harnıp ve dut yemişi yerdik. Dut yapraklarını toplayıp ipekböceklerine yedirirdik, bunlar ipek çıkarmakta kullanılırdı. Ben çırpıcıkların üstüne çaput sararak kendi bebeklerimi yapardım...”

Erasmia'nın ailesinin bu fotoğrafı, 1951'de Larnaka'da çekilmiş...

*** Erasmia çok sert bir aile ve toplum çevresinde büyüdüğü halde, çocukluğunun çok özgür geçtiğini ve hayatının en güzel dönemi olduğunu söylüyor. “Beş ya da altı yaşında okula gittiydim” diye anlatıyor. “Yakınlardaydı okulumuz. Ninem saçımı iki örgü yapardı. Öğlen yemeği vaktinde eve yemeğe gider, sonra da okula dönerdim. Okuldan sonra ninemin evine giderdim, birşeyler yeyip eve dönerdim. Yemekten sonra ödevlerimizi yapar, sonra da dışarıda oynardık. Ben resim çizmeyi severdim. Bir güvercin resmi çizmiş ve öğretmenden 10 üstünden 10 yani tam puan almıştım. Dördüncü sınıfın ortalarında ilkokuldan ayrılmıştım...”

***  Erasmia, birinci, ikinci ve üçüncü sınıf öğretmenlerinden sevecenlikle bahsediyor: “Dersler başlamadan önce öğretmenlerimiz bize “Anavatanımız Yunanistan” şarkısını söyletirdi. Dördüncü sınıfta zor bir öğretmene rastgeldiydik. Herkes ondan şikayet ederdi. Bu öğretmenin keçileri vardı ve bu keçiler kendi çocuklarının içmesi için süt sağlardı. Her gün okul sonrasında sınfından iki farklı çocuğu keçilerini dereden su içirtmeye ve otlatmaya gönderirdi. Bir gün babam beni bunu yaparken görmüş ve çok öfkelenmişti. O gün beni okuldan almıştı babam. Ondan sonra da evde kalarak anneme küçük kardeşlerimin bakımında yardım etmeye başlamıştım. Görevimiz zeytin toplamak, pakla toplamak ve ailemize ait çiftliklerde çalışmaktı. Ayrıca nakış işlemeyi de öğrenmiştim...”

***  Erasmia’nın çocukluğunun çoğu evde çalışarak, dikiş dikerek, nakış işleyerek, ekmek pişirerek ve çamaşır yıkayarak geçecekti. 12 yaşına geldiğinde annesinin eli kırılınca, Erasmia pek çok başka ev işini de üstlenmek zorunda kalacaktı. İki sene geçecekti, ta ki annesinin kırık eli iyileşip elini tekrar kullanabilsin. “Çoğu zaman ninem Panayotu ile küçük kızkardeşim Hristanti yardım ederdi bana evişlerinde, ta ki annem iyileşsin” diye anlatıyor. Erasmia’nın en güzel hatıralarından biri de ailesiyle birlikte meyva toplamaya gitmeleriydi... “Ağaçların gölgesinde oturup meyva yerdik. Bu bizim pikniğimiz olurdu. Bahçelerde ve tarlalarda birlikte çalışmanın yanısıra, kiliseye de birlikte giderdik. Hayvanlara birlikte bakardık, evde ve çiftlikte çeşitli işleri de birlikte yapardık. O günlerde hayatımız böyleydi işte...” diyor. Erasmia köydeki gelenekleri de hatırlıyor... Oğlanlar köyün bir yanından öbür yanına ıslık çalıp türkü söyleyerek dolaşmaya çıkarken, kızlar ise gizlice ve yanakları kızararak pencereden bakarlarmış... “O günlerde böyleydi. Herşey basit ve masumdu” diyor.

***  Erasmia’ya babasının nasıl biri olduğunu soruyorum... İçini çekerek yanıtlıyor bu sorumu: “Hiçbir zaman babamızdan tek bir kötü söz duymadık, hiçbir zaman elini de kaldırmadı bize. Söyleyecek birşeyi varsaydı, bunu gözleriyle anlatırdı. Gözleriyle konuşurdu. Biz de söz dinlerdik. Yemeğe hep birlikte oturduğumuzda, herşeyin yerli yerinde olup olmadığına bakardı. Tuz, biber, ekşi, hellim, zeytin, kadehler, herşeyin bir yeri vardı. Bir şeyin yerinde olmadığını farkederse, bize bakardı. Gözleriyle konuşurdu. O zaman birşeylerin tamam olmadığını anlardık ve birbirimize sorardık, “Acaba nedir eksik? Yanlış olan nedir?” diye.

***  Erasmia, Yorgos Stavru’yla evliliği ayarlandığında 17 yaşındaydı. O da Alaminyolu’ydu ve 8 Ağustos 1923 doğumluydu. Erasmia’dan beş yaş büyüktü. “Annemle babamın onun ana-babasıyla bulup onunla evlenmemi ayarladıklarını hiç bilmiyordum” diyor. “Nakışımla meşguldum, yapmakta olduğum işlerle meşguldüm. Evlenmek aklımdan geçmiyordu” diyor. Susuyor ve ellerine bakıyor... Birkaç dakika düşündükten sonra anlatmayı sürdürüyor... “Yengem Maria ve amcam Aristothemo ayarlamış Yorgos’la evlenmemi. Gelecekteki eşim, babası Stavros ve annesi Theodu’yla birlikte geldilerdi bize, yanlarında amcam da vardı, kahve içmeye ve macun yemeye gelmişlerdi. Ben kahve yapıp onları ağırladım. Odadan çıktım ve onları kendi aralarında konuşmaya bıraktım. Babam Nikola, bu konuyu düşüneceğini söyledi. Babam önce bana sorması gerektiğini söyledi. Ben de kararı annemle babama bıraktım. Onlar agüveniyordum. 17 yaşındaydım. Babam biraz tereddüt ediyordu çünkü benim çok genç olduğumu düşünüyordu evlenmek için. Ninem Panayotu ise babamı bu teklifi kabul etmeye teşvik ediyordu çünkü güveyinin iyi bir insan olduğuna inanıyordu, babamın evlendirmesi gereken daha bir hayle kızı da vardı... Babam kabul etti ve ben de gelecekteki eşimi kabul ettim. Yorgos’un çok güzel saçları olduğunu hatırlıyorum...”

Yorgos ve Erasmia Stavru'nun düğün fotoğrafı, 1947'de Larnaka'da çekilmiş...

***  Erasmia ve Yorgos, 25 Nisan 1944’te nişanlandılar. Nişan olduktan sonra dahi Erasmia ve Yorgos birlikte bir çift olarak dışarı çıkmıyorlardı. “Ancak bir keresinde köy papazının kızı olan arkadaşım Areta ile birlikte nişanlılarımızla dışarı çıkmayı ayarladım. Ovalık bir yere gidip oturduk ve biraz sohbet ettik. Birbirimize dokanmıyor, elele tutuşmuyorduk. Hiçbir şekilde fiziksel temas yoktu aramızda. O günlerde durum buydu. İnsanlar birbirine saygı gösterirdi...”

***  Erasmia, Yorgos’la düğünleri için birkaç sene bekleyecekti, ta ki babası cehizini ayarlasın ve Yorgos ile babası da evlerini yapmayı bitirsinler. Erasmia 19 yaşına geldiğinde, Ekim 1947’de evlendiler. Düğünleri üç gün devam etti. Ertesi sene oğluları Stavros dünyaya geldi 1948’de. Kızları Niki ise 3 Mayıs 1950’de dünyaya gelecekti. Erasmia, eşi Yorgos’un çocukluğuna dair kendisine naklettiği bir hikayeyi hatırlıyor: “Eşim beş yaşındayken babası onu karpuz tarlasında kargaları kovalamaya zorlamış. Gündoğumundan gün batımına kadar teneke bir lenger çalarak kargaları kaçırmasını istemiş babası. Babası çok katıydı ve eğer kuşların herhangi bir karpuzu kakaladığını görürse, hemen oğlunu dövüyordu öfkeyle. Bir keresinde Yorgos karpuzları korurken bir taşa takılmış ayağı ve düşmüş. Dizini çok kötü yaralamış, kanlar akıyormuş... Toprağı suyla karışıtırıp yaranın üstüne sürmüş, kanı durdursun diye. Bu uyduruk tedaviye karşın babası onu doktora götürmeyince yarası mikrop kapmış. İstemeye istemeye oğlunu Köfünye’deki en yakın doktora götürmüş, doktor da ona biraz gecikse oğlunun ayağını kaybedebileceğini söylemiş...”

***  “Babası onu neden doktora götürmemişti?” diye soruyorum. Erasmia, “Bu yarayı çok ciddiye almamıştı... Çiftlikteki işlerine herhangi bir ara verilmesi kurtarmazdı kendini” diyor. Kocasının Kıbrıs’tan ayrılmaya karar verdiği günü hüzünle hatırlıyor. “Kocamın Kıbrıs’tan ayrılıp Avustralya’ya gitmesi, en kötü günümdü” diyor. “Onun gitmesini istemiyordum. Yeniden hamile kalmıştım ve ilk evladım Stavros henüz çok küçüktü. Kocam gitmekte kararlıydı çünkü Kıbrıs’taki hayatından nefret ediyordu. O günlerde Kıbrıs’ta hayatını kazanmak çok zordu. Çiftçilik insanı çok yoran bir işti. 1949’da ürün alamayınca, kararını vermişti – çiftçiliği ve Kıbrıs’ı bırakıp Avustralya’ya gidecekti...”

***  Yorgos Kıbrıs’tan 1950’de ayrıldı. Altı aylık hamile olan Erasmia için üzücü bir gündü. Yorgos’a Leymosun limaına kadar bir otobüs dolusu köylüsü eşlik etmişti. Erasmia’nın ninesi panayotu Stili bile Yorgos’u yolcu etmeye gelmişti. O kadar duygulanmıştı ki limanda düşüp bayıldı. Erasmia, “Eşim gittiğinde o kadar çok ağladım ki” diye anlatıyor. “Bana, evlatlarımızın kendi yaşadığı hayatı yaşamasını istemediğini söyledi. Gitmekte kararlıydı. Avustralya’da çok iş olduğunu söyledi. Ne yapabilirdim ki?” diyor.

***  Avustralya’ya göç etmesinden 14 ay sonra Erasmia da “Elen Prensi” adlı gemiye 11 aylık kızı Niki ve ikibuçuk yaşındaki oğlu Stavros’la birlikte bindi. Erasmia’yla birlikte gemiye eltisi Dimitrulla (Lulla) Stavru ve iki küçük çocuğu Doksi ve Dulla da binmişti. “Yolculuk 30 gün sürecekti” diye hatırlıyor Erasmia. “Gemide koşullar korkunçtu. Kaynanmış patates ve yumurta, bazan da çok kuru ve sert biftek veriyorlardı bize. Çocuklara başka yiyecek veriyorlardı. Denizler çok dalgalıydı zaman zaman ve sıklıkla deniz tutuyordu bizi... Kızım Niki soğuk algınlığıyla boğuşuyor, nefes alamıyordu. Geminin revirince bir hafta geçirecekti. Çok zordu...”

***  Kıbrıs’tan ayrıldıktan bir ay sonra, Melburn limanına vardılar. Yorgos onları karşılamaya gelmişti. Richmond varoşlarında kiraladığı eve götürdü onları... Erasmia, “Çok temel birşeydi... Bir garajdı bu... Küçük bir islimde su ısıtıyorduk, bu islimi Kıbrıs’tan getirmişti Yorgos. Haftada bir kez evsahibi Yunan, evinde duş almamıza izin veriyordu. Bunun için de kendisine birkaç şilin ekstradan ödeme yapmamız gerekiyordu. Evsahibinin evinde altı göçmen ailesi kalıyordu. Garajı eşimin kardeşi Theothosis ve eşi Lulla ve onların iki çocuğuyla paylaşıyorduk. Çok sıkışıktı, bir garajda birlikte yaşamak. Evsahibi bize battaniye vermişti çünkü sandığıma liman yetkilileri el koymuştu. O battaniyeler balık kokuyordu. Bebeğim Niki de birisinin bize verdiği bir kutuda uyuyordu. Başlangıçta çok zordu. Tuvalet arka bahçedeydi, bir tuvalet de evde vardı. Tuvalete gitmek için kuyruğa girmemiz gerekirdi çoğunlukla...”

***  Erasmia, yakınlardaki Mary Sokağı’nda yaşayan iyi kalpli bir Avustralyalı kadını hatırlıyor. Bu yaşlı kadın çoğu zaman su kaynatıp bunu Erasmia’ya götürürmüş, böylece Erasmia ailesi için yemek pişirsin diye... Erasmia da, yaşlı kadının bu iyiliğine karşılık Kıbrıs’tan getirdiği işlemeli yastık yüzlerini ya da tabakları ona hediye edermiş. O günlerde Yorgos bir araba fabrikasında çalışmaktaymış ve haftada altı lira kazanıyormuş, overtime’la birlikte. Erasmia ise evde çocuklarla kalıyormuş kiralık garajda, ta ki eşi işten dönünceye kadar. “Nereye gidebilirdim ki?” diyor. “İngilizce bilmiyordum. Alışverişe gittiğimde parmağımla istediğim yiyeceği işaret ediyordum satıcıya. Tıpkı bir bebek gibi iletişim kuruyordum. Bazan da “şunu, şunu” diyordum, söylemeyi bildiğim tek kelime buydu çünkü...”

***  1954 yılında Erasmia ve Yorgos’un bir kızları daha dünyaya gelmiş, Hristulla (Hris) ve sonra da Theodu (Dulla) 1955’de doğmuş. Erasmia, ailesini geçindirebilmek için Fizroy’daki bir örgü fabrikasında vardiya çalışmaya başlamış ve kazaklar için düğme dikip, ipliklerini kesmeye başlamış. İşe tramvayla gidip geliyormuş ve evlatçıkları da geleceği saat onu bekliyorlarmış, sonra da elele tutuşup eve dönüyorlarmış. Erasmia ve Yorgos, sonrasında Burnley’de bir milk bar satın almışlar, bu dükkana bağlı bir de ev varmış. Böylece mik barda çalışırken, çocuklar eve döndüğünde orada olabiliyorlarmış. Çok az İngilizceleri’yle birlikte müşterilere hizmet etmeyi başarıyorlarmış. Evlatçıkları da mümkün olduğunca yardım ediyormuş kendilerine.

***  Çocukları büyüyüp evlendikten sonra Erasmia ve Yorgos Kıbrıs’a ziyarete gitmişler. Orta Doğu’ya, Kudüs’e de ziyaret yapmışlar. Erasmia için Kutsal Topraklar’a yönelik bu ziyaret, hayatı boyunca düşlediği birşeymiş. Ancak seyahatteyken, aklı her zaman Avustralya’daki çocuklarına ve torunlarına kayıyormuş...

***  1995 yılında Kıbrıs’ta tatildeyken Yorgos Stavru aniden vefat etmiş. 72 yaşındaymış ve büyük bir kalp krizi onu alıp götürmüş. Ondan sonra Erasmia’nin hayatı bir daha aynı olmamış. Uzun yıllar yas tuttuktan sonra yavaş yavaş yeniden çocuklarına ve torunlarına odaklanmaya başlamış. Mümkün olduğunca onlara destek olmak istiyormuş, bir zamanlar Panayotu nenesinin ona destek olduğu gibi...

***  2018’de röportaj yaptığımda Erasmia 90’ıncı yaşını kutlamaya hazırlanıyordu... Dört çocuğu, dokuz torunu, 13 torun çocuğu vardı... Hayatındaki tüm zorulukları aşmayı başarmıştı... Kızı Hris Stavru’ya annesinin hayat hikayesini Tales of Cyprus yani “Kıbrıs’tan Hikayeler”de belgeselleştirmem için bana yardımları için çok teşekkür ediyorum.

(Sayfadaki tüm fotoğraflar Tales of Cyprus’tan alınmıştır.)

(TALES OF CYPRUS’ta Konstantinos Emmanuelle’in yazısını özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).