Aktör ve bedel

Ferdi Sabit Soyer


Meclis’te ilginç bir açıklama yapıldı. Bu açıklamaya bağlı olarak siyaset dünyasının, basının, sivil toplumun düşünce ortaya süren insanlarının bunun üzerinde oldukça tartışması gerekirdi.
Ama geldi geçti. Bence söylenenden daha vahimdir, bu gelip geçme hali.
Şimdi meseleye bakalım. CTP Lefkoşa Milletvekili Özdil Nami arkadaşım, Kıbrıs sorunundaki gelişmeler üzerine konuştu. Bu konuşmada son dönemlerde gündeme giren ve Türkiye Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun  Kıbrıs sorununa bağlantılı olarak ilgili taraflara yolladığı ve özeti basına yansıyan mektup üzerinde durdu.
İçeriğinden daha önemli oldu bence KKTC Dışişleri Bakanı Sayın Hüseyin Özgürgün’ün verdiği cevap.
Sayın Özgürgün  açıkça yazayım, son derece önemli bir demokratik cesaret örneği verdi. Olayı örtmedi. Söz konusu mektuptan haberi olmadığını söyledi. Eminin ki bu mektup, yollanmadan evvel Cumhurbaşkanın da haberi yoktu.
İşte vahim durum budur.
Kıbrıs sorunu konusunda, sorunun esas tarafı olanlardan biri olan Kıbrıs Türk halkı, kendisine dair bir girişimden haberi bile yoktur. Onun demokratik karar alma organları, kendisine dair bir girişimden haberdar dahi değildir.
Evet, kim ne derse desin, görüşlerine katılmasam dahi, rahmetli Denktaş’ın böyle bir gelişmenin tarafı olduğunu  hatırlamam.
Hatta, Türkiye karar alma mekanizmalarına, görüşlerine katılmasam dahi, Federal çözüm karşıtlığında aksine engelleyici inisiyatifler geliştirdiği de bir tarihi hakikattir. Elbette ki bunları da hep,” Türkiye böyle istiyor” diye de lanse ettiğini de biliyoruz.
Bu süreç, Sayın Talat’ın Cumhurbaşkanlığı ve CTP’ nin Hükümet olduğu dönemde mümkün olan en olumlu bir zeminde, karşılıklı görüş alış verişi ile ve Kıbrıs Türk halkının inisiyatifinin de var olduğu bir zeminde geliştiğinin de yaşayan bir tanığıyım…
Peki ne oldu da Türkiye’de ayni iktidar iş başında iken, şimdi Kıbrıs Türk halkını doğrudan ilgilendiren en temel meselemizde, Kıbrıs Türk halkının Hükümeti ,CB ve Meclisi’nin dahi haberi olmadan mektuplar gidip geliyor.
Buna öyle kısa ve kestirme cevaplar vermek doğru değildir. Bir kere böyle bir olay olduktan ve açığa çıktıktan sonra dahi, ne basında, ne muhalif veya muvafık siyaset , sivil toplum alanında ve basın dünyasında tek kelam kesilmemesi, bana göre cevabın bizzat kendisidir.
Çünkü, uzun bir zamandır ne iç, nede dış sorunlara dair, esaslı bir tartışma yerine, düşünce ve siyaset dünyamızda kısır tartışmalarla boğuluyoruz. UBP Kurultayı, kim ne dedi? CTP de kim nedir? TDP de ne oluyor? DP ne dedi?  Başka bir şey yok. Bir de bunların dışında siyaset kirlidir, siyasetçi rezalettir, falan filan.
İşte böylece esasa dair, her hangi bir tartışmayı ele almıyoruz. Sorunlarımız var, nasıl aşacağız? Buna dair tartışma yok.
Programatik tartışmalar gündemde yok. Böyle bir atmosferde elbet ki doğa boşluk tanımayacağına göre bu dolacaktır. Nasıl?
İç sorunlara dair tek somut reçete var. O da Türkiye ile yapılan 2013- 2015 programı. Yaşam her açıdan buna göre düzenlenirken, dış siyasette gaz ve petrol konusunda, Kıbrıs sorununda inisiyatif mi gelişir?
Bunun dışında alternatif tartışması ve arayışı yok. Üstelik artık bir başka gerçek var. KKTC Hükümeti her ay rapor verecek ve bu rapor ışığında KKTC’ye verilecek olan destek serbest bırakılacak.
Yani siyaset alanı alabildiğine daraldı.
İşte böyle bir ortamda, Kıbrıs sorunu gibi temel bir alanda da sizin varlığınız artık önemsizleşir. Üstelikte bu gelişmeyi ne savunan var, nede itiraz eden. İtirazı ise öyle kahrolsun edebiyatı yapanlar kapsamında da ele almam. İtiraz, sorunu tespit ve çıkışı da yaşamın içinde çara arayışında görmek gerekir.
İşte bu nedenledir ki artık Güneyden de yükselen ve dünyada yer bulan yeni söylemlere bakmak gerekir.
Türkiye ile Güney görüşsün, Kıbrıs sorununu çözmek için. İşte bu tekerlenmeye başladı.
Bunu aşmak gerekir mi? Evet. Peki bunun için ne olması lazımdır? Bunun yolu da bellidir. Biz yaşadığımız bu coğrafyada yaşama dair gelişmelerde AKTÖR olacak mıyız?
Evet, temel nokta bu olmalıdır. Bunun yolu da ne pahasına olursa olsun, iktidarda kalalım veya iktidar olalım veya statükonun bize sağladığı yaşam biçimini devam ettirelim mantığının sığlığı içinde olmaz.
Bu sığlık içinde olursak, yakın geçmişte yaşadığımız en büyük ayıp gibi ayıpları tekrarlayacağız. Yani Ercan’ı satacağız ve parasını da 13. Maaş olarak alacağız. Yeyip tüketeceğiz. Sonra, Ercan’ı sattılar diye söyleneceğiz..
Böyle bir yapı ile yaşadığınız coğrafyanın aktörü olamazsınız. Konumunuz ne isterse olsun, varlığınız saygın, üretken ve demokratik olamaz.
Evet soru açıktır. Yaşadığımız coğrafyanın aktörü olmak niyetin de miyiz ve bunun için bedeller ödemeye hazır mıyız?