Akıncı ve Türkiye’nin ‘B PLANI’

Mert Özdağ

 

Kıbrıs sorununda neler dönüyor, ya da neler olacak kimse kestiremiyor.
Ancak net olan bir şey var ki, her şey muhtemeller arasında…
Murat Kanatlı’nın dediği gibi “Bütün mümkünlerin kıyısındayız” vesselam.
Büyük umutlarla gidilen New York'tan bir şey çıkmadı, adına kriz denmedi, üzeri örtüldü, kriz ertelendi.
Bu kez Mont Pelerin'de kriz çıktı, Rum lider Türk tarafının dosyasını gördü, “zaman” istedi, adaya geldi.
Bu kez birkaç gün sonra yeniden görüşecekler.
Kim bilir belki de bu görüşmeden somut bir durum çıkacak.
“Aman ne güzel” dedik.
Demek ki bir şeyler gelişiyor bölgede...
Sonra beklemeye koyulduk.
New York’tan Lefkoşa’ya geldikten sonra işler değişti.
Perde arkasında kayda geçirildiği söylenen toprak konusundaki ‘ortak belge’ çıkmadı.
Eide uğraştı, olmadı, hatta Mont Pelerin’de bir ara uzlaşı var denildi ancak kimse bu belgeyi göremedi.
Ban-ki Moon Mont Pelerin'den bastırdı, liderlere mesaj verdi.

Gene olmadı.
Hala bekliyoruz...
İşte bu ‘bekleme anı’nda bazı ‘derin’ iddialar gündeme gelmeye başladı.
Tanıdık, bildik meseleler...
Rum medyası “B Planı”ndan söz etmeye başladı yine...
İki farklı propaganda ile konu gündeme geldi.
Birincisi Özgürgün'ün “Erdoğan söyledi” dediği “Güzelyurt verilemez” kilidi.
İkincisi Rum medyasında yer alan TC'nin ilhak hazırlığı…
Kimileri de yıldönümünü fırsat bilerek bir hayır propagandasına dönüştürülen KKTC kutlamaları ile gündeme gelen ayrı devlet meselesi…
Son söylediğim KKTC korosuna Akıncı da katıldı üstelik.
“Çözüm olmasa KKTC ile devam” dedi.

Mont Pelerin öncesinde böylesi bir açıklamaya ne gerek vardı, çok merak ediyorum.
Hani, kimileri “masada elini güçlendiriyor” dese de ben çok olumlu bulmuyorum bu tarz çıkışları, özür dilerim.
Aslında işin doğrusu şu; Kıbrıslı Türklerin bugüne kadar hiçbir zaman bir ‘B Planı’ olmadı, olamadı!
En uç milliyetçiler ‘taksim’i, ‘entegrasyon’u bile hayal ettiler etmesine de, rüyadan öteye gidemediler.
En iddialı argüman olması gereken “KKTC’nin tanıtılması” bile sadece lafta kaldı.
Ne “KKTC” denen devleti yönetenler bu konuda adım attı, ne de Türkiye!..
Denktaş'ın oyunuyla Ankara’da dönemin Cunta iktidarı KKTC’nin kurulmasına yeşil ışık yaktı, ama ertesi gün aldığı tepkilerden dolayı doğan çocuğu cami avlusuna terk etti!
Türkiye KKTC ismini sadece Lefkoşa’daki ve Ankara’daki resmi törenlerde kullandı.
Geri kalan başkentlerde adını bile anmadı, konuşmadı, savunmadı, ileriye taşımadı.
15 Kasım 1983 sonrası Kıbrıslı Türkler dünyadan daha da izole oldu, bunları hep birlikte yaşadık.
Uluslararası bağlantıları tamamen koptu.
Ne spor yapabildi, ne narenciyesini satabildi.
Müzakerelerin ilerlemesi, bir sonuca varması için taraflar el-ense çekerken ortaya ‘B Planı’ iddiaları atmak ne anlama geliyor peki?
Bunun kime, ne faydası vardır?

Allah aşkına kim, kimi kandırmaya çalışıyor?
Cevap bellidir dostlar: Bu iddialar tamamen boş sözlerdir ve herkesin de karnı yeterince toktur!
Özellikle de Kıbrıslı Türklerin!..
Eğer bir ‘B Planı’ varsa Ankara’nın, bunu müzakerelerin en kritik döneminde ortaya atmak değil marifet...
Eroğlu döneminde neredeyse kopan müzakerelerde neden bu plan gündeme gelmedi mesela?
Bu sürede neden hiç ‘B Planı’ iddiası konuşulmadı?
Neden Tahsin Bey “ilhaktan” söz etmedi.
Gündeme gelmedi, çünkü öyle bir plan hiçbir zaman olmadı!
KKTC’nin kuruluş yıldönümünde yine bildik nutukları dinledik.
İlelebet...
Egemenlik...
Yaşayacak...
Sonsuza dek...
Devlet...
Bayrak...
Oysa herkes de biliyor ki Lefkoşa’daki tören alanında atılan nutuklar, uluslararası platformda tekrar edilmedi hiç...
Kimse gidip BM’de “KKTC’yi tanıyın” demedi Türk diplomasisinden...
AB’den KKTC için bir talep olmadı.
Olmayacak da...
Hem zaten 15 Kasım 1983’te kurulan “KKTC” bizzat ‘A Planı’ değil miydi?
Bizim aradığımız ‘B Planı’ nedir peki?
Nerededir, hangisidir, kimin dosyasındadır?

KKTC ile devam ederiz diyen Akıncı'nın bile bu planın içeriğinden haberi var mıdır?
Akıncı’nın bahsettiği “yola devam ederiz”deki ‘yol’dan kasıt bu çarpık düzenin devamı mıdır yoksa?
“Yeni Osmanlı” çatısı altında daha muhafazakar, daha İslami, daha içine kapanan, çok daha fazla anasına bağlanan bir Kuzey Kıbrıs mıdır alternatif olarak sunulan bize?
Kıbrıslı Türklerin yok olacağı bir sonun başlangıcı değildir mi bu?
Ha, değil midir?

-------------------------------------------------------------------------

 

BİR HABER

KIB-TEK’te neler oluyor?

 

Daha önce Elektrik Kurumu ile ilgili değişik uygulamaları gündeme getirmiştik.
Bunlardan biri akaryakıt alımlarındaki partizanlık iddiasıydı…
Kıbrıs Türk Elektrik Kurumu’nda yeni yönetimle birlikte yeni bir uygulamaya geçilmişti.
İsmet Akim’in müdürlüğü döneminde kuruma ait araçların akaryakıtları “otomasyon sistemi” ile alınıyordu.
Bu uygulama ihale usulü ile veriliyordu.
Söz konusu ihale Haziran 2016’da bitti.
Kimi KIB-TEK kaynaklarına göre bu sistem istismarın önüne geçiyor, kurumun akaryakıtta % 35 tasarruf sağlamasına yol açıyordu.
Gelen bilgilere göre şimdi bu uygulama terk edildi, karma bir uygulamaya geçilmişti.
Buna göre KIB-TEK yönetimi kendi tarafından belirlediği akaryakıt istasyonlarından yakıt alınmasına onay vermeye başladı.
Peki kimlerdir bu akaryakıt istasyonları ve ayrıcalıkları nedir diye baktığımızda ilginç bir ayrıntıya ulaşmıştık.
Hemen hemen tümü UBP’lilerin sahibi olduğu istasyonlar olduğunu tespit etmiştik!
Ve KIB-TEK yönetimine bazı sorular sormuş yanıt alamamıştık.
Daha sonra ise partizan istihdamlar gündeme geldi.
O konuda da bir ses çıkmadı yönetimden…
Sonra ihalesiz araç alımları gündeme geldi, o konuda da ses çıkmadı kimselerden
Şimdi de kural dışı bir şekilde kurum içi nakiller başlamış.
Kurum içinde 3 çalışan görevden alınıp başka yerlerde görevlendirilmişler.
Bir çalışan Lefkoşa’dan Teknecik’e sürülmüş.
Bir çalışan Teknecik’ten  Lefkoşa’ya alınmış.
Bir diğeri ise Teknecik’ten İskele’ye gönderilmiş.
İşin ilginç tarafı, bunu yapan KIB-TEK Müdürü daha önce alınmış KIB-TEK Yönetim Kurulu kararını da çiğneyerek bu uygulamayı hayata geçirmiş.
Şöyle ki Haziran 2016 tarihli YK kararına göre bir çalışan nakillerinde başkan ve asbaşkan müştereken bu uygulamayı yürütür deniliyor.
Ancak şimdiki mevcut müdür bu kararın aksine tamamen keyfi bir şekilde, kişisel kararlarla nakiller yapmaya başlamış.
Bu durum şimdilerde kurumda büyük bir huzursuzluk yaratmışa benziyor.
Bakalım bu nakillerin devamı gelecek mi?
Zaten huzursuz olan kurum daha da huzursuz olacak mı?
Göreceğiz.