Akıllıların Demokratik Paradoksu: Güvensizlik

Direnç Berksel

“Yasa, sözleşme ve ekonomik rasyonalite, sanayi sonrası toplumların zenginleşmesi ve istikrarı için gerekli, fakat yeterli olmayan unsurlardır. Yanı sıra, rasyonel çıkarımlardan ziyade, alışkanlıklara dayalı, karşılıklı ilişkiler, ahlaki yükümlülükler, topluluğa karşı görev ve güven gibi değerlerle bezenmiş olmalıdır.”

Francis Fukuyama

Kıbrıs’ın kuzeyinde pandeminin de etkisiyle ekonomik sıkıntıların her geçen gün daha da arttığı, haliyle birçok farklı sektörün eylemler yaptığı, ülkenin dört bir yanında insanlarımızın isyan çığlıkları attığı günlerden geçiyoruz. İşin en acı ve toplumun tüm kesimlerinin kaygılarının ortak noktası ise siyaset kurumuna ve bazı ilişkili sivil toplum örgütlerine olan güvensizlik, ve pek tabi beraberinde getirdiği umutsuzluk hali.

***

Demokrasi, farklı hayat tarzlarının ve görüşlerin bir arada yaşamasını sağlayan yönetim tarzıdır. Demokrasinin en büyük erdeminin ise, onun bireylere kendi kaderlerini seçme haklarıyla katılımcı bir şekilde tayin etme ve hataları telafi etme hakkı vermesi olduğunu kısaca söyleyebiliriz. Demokratik sistem içerisinde ekonomik kuruluşların ve devletin örgütlerinin başarı ve canlılığı siyasi hareketlerden eğitim kurumlarına, medyadan sendikalara, çevre hareketlerinden kadın ve gençlik hareketlerine kadar demokrasinin tüm bileşenlerini içeren sağlıklı ve dinamik bir sivil toplum örgütleri ağına dayanıyor. Sivil toplumun kendisine özgü değerlerinin ve birikimlerinin kuşaktan kuşağa aktarılır ve kurum içerisindeki bireylerin kişisel nitelikleriyle harmanlanarak yapılan başarılı üretken bir kültür aracılığı ile güven duygusu inşa edilir. Bugün kendi seçtiklerimize ve temsil ettikleri kurumlara karşı bu kadar güvensiz olmamız aslında toplum olarak demokrasiden doğan seçme haklarımızı rasyonel olarak doğru şekilde nasıl kullanacağımızı bilmemize rağmen yine de rasyonel olmayan etkiler altında kalan irademizle yaptığımız yanlış tercihlerle paradokslar yumağına getirmiş haldeyiz.

Kıbrıs Türk halkı birçok örgütsel yapısında kurumun kendi kültürü ve deneyimi içerisinden yetişen nitelikli bireyleri yönetici konumunda kullanmaktan yanlış olduğunu bile bile çeşitli nepotik veya kısa vadeli basit hesaplar uğruna vazgeçmiştir. Haliyle durum çorba kasesine düşen sinek gibi verilen emeklerin bir anda heba olmasıyla sonuçlanmaktadır. Daha da kötüsü bu tarz davranışların uzunca bir zamandır tekrarlanmasından kaynaklı olarak bu paradoksun bir norm haline gelmesi ve toplum olarak kaçınılmaz bir şekilde bu paradokslar yumağının içinde esir kalmış halde olmamız. Çağımızın ilerleme ve gelişme için bir gereği olarak bahsedilen tüm bu devlet organlarını ve sivil toplumu oluşturan kuruluşların bu kadar iç içe ve birbirinden etkilendikleri bir ortamda yaratılan paradoksların hızlıca düzeltilmediğini, hatta norm haline geldiğini düşünürsek tüm bu paradokslar yumağı haliyle domino etkisi yaratarak başarısızlıkları, hatalı kararları peşi sıra getirmektedir ve en sonunda hali hazırda aşındırdığımız güven duygusunu tamamen kaybetmemize neden olacaktır.

Tüm bunlardan hareketle şunu söyleyebiliriz ki; toplum olarak bizi temsil eden kurumlara karşı hissettiğimiz derin güvensizlik duygusunun temelinde kendi demokratik seçme ve katılım yönündeki eylemsel paradokslarımız yatmaktadır. Bireysel meziyetleri ve başarıları bu kadar yüksek olan bir halkın, elinde bulundurduğu bu potansiyeli bu tarz paradokslara kurban etmesi acı vericidir. Bence tam da şimdi kendimize sormamız gerekir, yüzleşmek için geçmekte olduğumuz bu kriz ortamından daha iyi bir zaman olabilir mi?