Adanın kuzeyinde "savaş ganimetinin dağıtılması üzerine bir düzen kurulduğu" yönünde haklı Ümit İnatçı hocam...
Ama orada durunca eksik kalıyoruz. Çünkü mesele yalnızca Türkiye'nin adadaki pozisyonu ya da savaş sonrası oluşan bir mülkiyet düzeni değil; bu düzenin zamanla içselleştirilmesi, normalleştirilmesi ve hatta korunması… Bir alışkanlıklar bütünü ve en önemlisi, bir rızanın örgütlenmesi…
Üstelik bu sömürge düzenine öyle ciddi bir başkaldırı da yok. Belki Annan Planı döneminde oldu. O da güneydeki sağır duvara çarptı, dağıldı.
Evet, bu düzen içeride de kabul gördü.
Daha da önemlisi, karşı çıkanların önemli çoğunluğu bile bu yapının dışında kalmadı. En yüksek sesle bağıranların dahi, kendi sınırlarına gelindiğinde geri çekildiği, “bana dokunma” çizgisine sığındığı bir tablo oluştu.
Bu nedenle mesele artık yalnızca bir “sömürge düzeni” tartışması değil; aynı zamanda bir toplumsal ahlak meselesi…
Nihayetinde bir savaş oldu, bitti. Üstelik "ateşkes" hali de sürüyor; dondurulmuş bir ihtilafla yaşıyoruz. Elbette bir hayat kurulacaktı, elbette taşlar yerine oturacaktı. Ancak bu kurulan yapı, bir yaşam değil, bir idare-i maslahat rejimidir.
Tepkiler ve dönemsel öfkeler var; fakat eksik olan, statükodan kökten bir etik kopuştur.
Toplumsal muhalefet bu kopuşu zaman zaman zorluyor; Karpaz’daki kampüs tartışması bunun en diri örneğiydi. Ortak bir duyarlılık üretildi. Bu duyarlılık, siyasi muhalefete de yansıdı. Bu küçümsenecek bir kazanım değil. Ama bunun bile anlaşılmıyor önemi...
Kimileri "karşıtlık oyuncağı" elinden alınmış gibi... Karşı olmak bir kimliğe dönüştü. Siyaset yalnızca “karşıtlık” üzerinden bir sonuç üretseydi, bugün çok başka bir yerde olurduk.
***
Bu düzenin ne kadar demokrasiden uzak, bu devletin ne kadar göstermelik olduğunu görmek için fazla uzağa gitmeye gerek yok. Demokrat Parti Genel Sekreteri Serhat Akpınar’ın, gazeteci Nazar Erişkin’e söylediklerine bakmak yeterli...
Adam sözüm ona "hükümet"in bir ortağı!
Türkiye'ye şikâyet edilmiş, hükümeti sorgulayınca... Hatta Büyükelçi tehdit etmiş kendisini... O kadar bezmiş adam, "bir daha aday falan da değilim" demiş.
Ama yine de koltuğunda oturuyor. Gidiyor, el kaldırıyor yine kararlara.... Yine de rolünü oynuyor, ağlaya sızlaya...
***
Velhasıl... Gelelim en başa...
Bu düzen, yalnızca yukarıdan dayatıldığı için değil; aşağıda kabul gördüğü için de sürüyor. Bu nedenle gerçek kırılma, yalnızca siyasi düzlemde değil, toplumsal bilinçte yaşanmalı.
Şimdi biliyorum kimileri "hangi toplum" ya da "toplum kim" diyecek.
Haksız da değil bu soruyu gündeme getirenler...
Sorun şu: Bu düzeni gerçekten değiştirmek isteyen kaç kişi var?
Ve daha zor soru: Bu düzen değişirse, kim neyi kaybedecek?