Hafta sonu basında şöyle bir haber okudum: “Tüfekçi Ltd. tarafından Haspolat’ta tam teşekküllü bir ilkokul inşa edilmesi nedeniyle Bakanlar Kurulu tarafından Haspolat İlkokulu’nun adı Haspolat Gülen Tüfekçi İlkokulu olarak değiştirildi.”
Hiç itirazım yok. Ne varlıklı bir iş insanın okul yapmasına ne de bu okula kendi ailesinden birisinin isminin verilmesine… Ama panoları süsleyen “şu kadar okul yaptık” reklamları için söylemek istediklerim var: Yukarıda okuduğunuz haber, bahsedilen okulların nasıl yapıldığı hakkında bilgi veriyordur. Ancak dahası var…
Son yıllarda eğitim adına en sık rastladığımız manzara; kurdele kesme törenlerinde kameralara gülümseyen yetkililer. Fakat madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde acı bir gerçekle karşılaşıyoruz: “Yeni” okullar yapılıyor ama hemen ertesi sene aynı okula konteyner yapılar yerleştiriliyor. Okul var ama planlama yok, ihtiyaç analizi yok, nasıl bir okul yapmalıyız sorusuna yanıt verecek vizyon yok.
Okul binası yapmak önemlidir ve ihtiyacımız var. Ancak o binayı okul yapacak şey sistemin niteliğidir:
- Şehrin göbeğindeki kalabalık okullar ile kırsaldaki veya dezavantajlı mahallelerdeki okullar arasındaki uçurum, yeni yapılarla kapanmıyor. Yapısal bir reform yapılmadığı sürece, binalar sadece eşitsizliğin üzerini örten parlak bir örtü olarak kalıyor.
- Ezbere dayalı, yeni becerilerden yoksun, yeni nesil öğrencilerden uzak, şiddet ve zorbalığı artıran yapılar okul hayatını kaosla başlatıp, kaosla bitiriyorsa “yeni okul” tanımı sadece bir yanılsamadır.
- Bir okulu okul yapan, içindeki öğretmen kadrosudur. Öğretmen yetiştirme politikaları alarm veriyorsa, göz bebeği gibi korunması gereken Atatürk Öğretmen Akademisi tartışılır hale gelmişse, mevcut öğretmenler ders yükü altında eziliyorsa binaların “okul” olması mümkün mü?
Kamusal hizmet, (üstelik eksik, yanlış ve plansızca yapılan) siyasi reklam malzemesi oluyorsa yapısal sorunlar göz ardı ediliyor demektir. Eğitim ve sağlık gibi temel kamusal hizmetler, devletin vatandaşına lütfu değil, en asli görevidir.
En açık şekliyle "şu kadar okul yaptık" söylemi, niceliği niteliğin önüne koymak, siyasi rant elde etmek için okulları kullanmak demektir. Hükümetler eğitim alanında yaptıklarıyla övünmek istiyorlarsa:
- O okullardan mezun olan gençlerin işsizlik oranlarına,
- Temel okuryazarlığın ötesinde; dijital okuryazarlık, finansal okuryazarlık, medya okuryazarlığı, bilim okuryazarlığı seviyelerine,
- Özel okullar ile kamu okulları arasındaki makasın açıklığına,
- Kırsal alanlar ile kent merkezleri arasındaki eğitim kalitesi ve olanaklarının eşitsizliklerine,
- Özel gereksinimli çocukların hâlâ örgün eğitim sistemine entegre edilememesine,
- Sınıfların kalabalıklığına, öğretmenlerin tükenmişliğine, okul yöneticilerinin yalnızlığına, bir bütün olarak öğrenci-öğretmen-velinin mutsuzluğuna bakmalılar…
Eğitimdeki sorunların “okul yaptık” afişleriyle çözüldüğünü sanmak, ağır bir hastaya sadece yeni giysiler giydirip iyileşmesini beklemeye benzer. Dışardan iyi görünür ama içerdeki yıkım devam eder.
Anlayana Gülmece
Tren Kaçtı
Üç arkadaş tren istasyonuna varır. İçlerinden biri gişeye yaklaşıp bilet alır ve trenin kalkmasına ne kadar zaman olduğunu sorar. Gişedeki görevli:
- Bir saat on beş dakika...
Arkadaşlarına dönerek:
- Daha çok var, hadi gidip şu karşıki kafede çay içelim...
Oradan buradan derken lâf lâfı açar. Ancak birden tren düdüğüyle kendilerine gelirler. Koşarak dışarı fırlarlar ve koşmaya başlarlar. İçlerinden ikisi; biri bir vagona, diğeri başka vagona zar zor yetişir. Üçüncü ise geride kalır ve yetişemez. Tren iki arkadaşıyla uzaklaşıp gider. Geride kalan, derin bir iç çektikten sonra katıla katıla gülmeye başlar. Durumu gören istasyon memuru dayanamayıp sorar:
- Hem treni kaçırdın hem de gülüyorsun!
- Nasıl gülmeyeyim!... Onlar beni uğurlamaya gelmişti…
Okumuş muydunuz?
Soru: “Hangi yoldan gideyim ?”
Yanıt: “Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yok.”